İmâm-ı Mâtürîdî

Ehl-i sünnetin iki itikâd imâmından birincisidir. İslâm tarihinde eşine az rastlanan büyük bir âlimdir. Tefsir, kelâm ve fıkıh âlimi. Kelâm ilminde, akâidde müctehid idi. Ehl-i sünneti, mu’tezileye karşı pek mükemmel müdâfâa etmişdir. Kelâm sahasında otorite kabul edilmiştir. Dolayısıyla müfessir ve fakih özelliğinden daha çok kelâm boyutuyla öne çıkmıştır.

Ebû Mensûr-i Mâtürîdî’nin adı, Muhammed’dir. Babasının adı, Muhammed ve dedesinin adı da Muhammed’dir. Bir rivâyete göre dedesinin ismi Mahmûd’dur. Künyesi, Ebû Mensûr’dur. Kendisine; İmâm-ül-mütekellimîn, Şeyh-ul-İmâm, A'lâm-ül-hüdâ, İmâm-ül-hüdâ, İmâm-üz-Zâhid, Reiss-üs-Sünne, Musahhihu Akâid-ül-Müslimîn ve Mehdiy-ül-Ümmet gibi lakaplar verilmiştir. 238 (m. 852) yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri Semerkand’ın Mâtürid nâhiyesidir, Mâveraünnehir’de yaşadı. 333 (m. 944)’de Semerkand’da vefât etti. Babasıını, dedesinin ve üçbinden fazla âlimin ve şehrin önde gelenlerinin medfun olduğu, ilim hazinesi ismi ile de anılan Câkardîze Mezarlığı'na defnedildi.

Talebesi, Hakîm Semerkandî mezar taşına şu ibareyi yazdırttı: "Burası bütün hayatını ilme adayan, gücünü ilmin yaygınlaşması ve öğretilmesi yolunda tüketen, din yolundaki eserleri hayırla anılan ve ömrünün meyvelerini devşiren kişinin mezarıdır.”

imammaturidi-turbe1Ancak Sovyetler Birliği döneminde Cakardize mezarlığı 1920’den sonra, ciddi anlamda tahrip edildi. Ruslar, 1940’larda Cakardize Kabristânını yahûdîlere tahsîs ettiler, onlar da mezârları yıkıp yerlerine ev ve bahçe yaptılar, kitâbeleri ve kabir taşlarını kırıp inşaatlarda kullandılar. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, kabrin bulunduğu yeri satın alan başka bir yahûdî orayı eğlence yeri yaptı. 1416 [m. 1996] senesinde, İstanbul’dan gelen İhlâs şirketi, bu çirkin hâli görünce, türbenin bulunduğu bahçeyi ve evi satın alarak bu çirkinliğe son verdi. İlkönce mahalle eşrafından bir Özbek adına dernek kuruldu. Eylül ayında külliyye ve misâfirhâne yapımı tamamlandı. Ev misâfirhâne hâline getirildi. Özbekistân - Semerkand Eyâleti Târih Kürsîsi Başkanı Prof. Dr. Kâmil Attayev riyasetinde Özbekistân Arşivlerindeki belgeler de incelenerek kabrin olduğu yer kesinleşince Merhûm Enver Ören Bey buraya bir mezar yaptırdı. Kabir taşını, İslâm harfleriyle, Prof. Dr. Ramazan Ayvallı hoca hazırladı, Özbekistan Kültür Bakanlığı'nın tasdîkinden geçtikten sonra, Şeyh-ul-hattâtîn merhûm Hattât Hâmid Efendiden icâzet almış, rahmetli Cemil Bilgiç bey İstanbul’da hat olarak yazdı ve Semerkand’da mezarın başına dikildi. Daha sonra Özbekistân Cumhurbaşkanı İslâm Kerîmov, türbeyi İhlâs Turizm yetkilisi Cüneyt Tanrıyar beyden istedi. Onlar da Özbek hükümetine devrettiler. Özbek hükümeti 2005 senesinde mezarın biraz ilerisine Özbek mimarî tarzına göre büyük bir türbe yaptırdı. Asıl, hakîkî mezar dışarıda âtıl kaldı. Ev ise, Mahalle Konseyi binası olarak kullanılmaktadır.

Mâtürîdî’nin kız torununun kocası ve bunun oğlu olan âlim iki zât da Cakardize Mezarlığı’nda medfundur. Bu zâtların soyu Eyyüb Sultan hazretlerine ulaşmaktadır. Bunların isimleri; Kadı Ebü'l-Hasan Ali ve ve babası Şeyh Kâdı Hasan’dır. Baba-oğul dedeleri Mâtürîdî hazretlerinin mezarının yakınına defnedilmiştir.

Semerkand Kadısı Ebü'l-Hasan’ın babası Şeyh Kâdı Hasan, Mâturîdî’nin torunuyla (kızının kızıyla) evlenmiştir. Dolayısıyla bu hanım, Kadı Ebü'l-Hasan Ali’in babaannesidir.

Kadı Ebü'l-Hasan Ali, Ebû Eyyüb Hâlid bin Zeyd Ensârî’nin (radıyallahü anh) neslindendir. Nesebi; Kadı Ebü'l-Hasan Ali bin Hasan bin Ali bin Muhammed bin Affân bin Ali bin Fadl bin Zekeriyya bin Osman bin Affân bin Hâlid bin Zeyd’dir.

Kadı Ebü'l-Hasan, âlim idi. Dedesinden ve babasından okudu. Necmüddin Ebû Hafs Ömer Nesefî kendisinden rivayette bulunmuştur. Babası da âlim bir zât idi. Babası Şeyh Kadı Hasan Mâtürîdî ve iki arkadaşı Ebû Şücâ' Muhammed bin Ahmed bin Hamza Alevî ile Ebü'l-Hasan Ali bin Hüseyin Suğdî kendi zamanlarında Semerkand Hanefî ulemâsının riyâsetini birlikte üstlenmişlerdi. O dönemde bu üçünün ittifak ettiği fetvâ muteber sayılır, onlara muhalefet edene itibar edilmezdi.

İmâm-ı Azam Ebû Hanife'nin ölümünden yaklaşık doksan sene sonra dünyaya gelen Mâturîdî, ilk tahsiline daha küçük yaşlarda başladı. Muhammed bin Mukâtil Râzî ilk hocalarındandır. Çok başarılı ve gayretli bir talebe olduğu ve iyi bir öğrenim gördü. Zira o, daha öğrenciyken, arkadaşları arasında temayüz etmiş ve hocalarından Ebû Nasr İyâd'ın hayranlığını ve sevgisini kazanmıştır. Engin zekâ ve yüksek anlayışıyla iyi bir tahsil gördükten sonra Ebû Hanife'den gelen itikâd bilgilerini sistemleştirdi.

Mâturîdî'nin hocaları vasıtasıyla İmâm-ı a’zama ulaşan birkaç silsilesi bulunmaktadır. Mâtürîdî’nin hocaları şunlardır: Muhammed bin Mukâtil Râzî, Ebû Nasr-ı İyâd, Ebû Bekr Muhammed bin Yemân Semerkandî, Ebû Bekr Ahmed bin İshâk bin Salih Cürcânî, Nusayr bin Yahya Belhî ve Ebû Bekr Muhammed bin Ahmed bin Recâ Cürcânî’dir.

Ebû Nasr-ı Iyâd kelâm bilgilerini Ebû Bekr-i Cürcânî’den; Ebû Bekr-i Cürcânî, Ebû Süleymân Cürcânî’den; Ebû Süleymân Cürcânî, imâm-ı Ebû Yusuf ve imâm-ı Muhammed Şeybânî’den; bu zâtlar da İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “rahmetullahi aleyh” öğrendi.

Henüz 19-20 yaşlarında iken hocası Ebû Bekr Ahmed bin İshâk Cürcânî ile birlikte ulemâ reisliğini deruhte eden ve Dâr-ü'l-Cürcâniyye'de ders veren Ebû Nasr-ı İyâd’dın rahle-i tedrisinde tamamladı.

Semerkand’taki “Darü’l-Cürcânîyye” adlı eğitim merkezi, Ebû Hanîfe’nin fikirleri doğrultusunda Semerkand’ta faaliyet gösteren en önemli ilim merkezi, bir ilim yuvasıdır. Mâtürîdî’nin ders verip binlerce talebe yetiştirdiği bir medresedir.

Ebû Mukâtil Semerkandî tarafından hicri III. asırda kurulduğu tahmin edilen bu medrese, daha sonra Ebû Süleyman Cürcânî ve Ebû Bekir Ahmed bin İshak bin Salih Cürcânî tarafından geliştirilmiştir.

Ebû Süleymân Cürcânî, Ebi Abdillah Cürcânî ve Ebû Bekr Ahmed Cürcânî’nin lakaplarına binâen merkezin adı, “Dâr-ü’l-Cürcâniyye” olarak anıldı.

“Dâr-ü’l-Cürcâniyye”nin ilk hocası, Ebû Süleymân Mûsâ bin Süleymân Cürcânî’dir. Dâr-ü’l-Cürcâniyye’nin başına Ebû Süleymân’dan sonra Ebû Bekr Ahmed bin İshâk bin Salih Cürcânî geçmiştir. Ebû Bekr-i Cürcânî’nin ölümünden sonra Dâr-ü’l-Cürcâniyye’nin başına en iyi talebesi, Ebû Nasrı İyâd geçti. Ebû Nasr-ı İyâd’dan sonra Dâr-ül-Cürcâniyye’nin başına onun en çok sevdiği ve en başarılı talebesi Ebû Mansûr Mâtürîdî geçti.

Hanefî mezhebi bu bölgeye imâmı a’zamın talebelerinin büyüklerinden Muhammed bin Hasan Şeybânî’nin öğrencisi Ebû Süleyman Cürcânî’nin arkadaşı olan Ebû Bekr Ahmed bin İshak bin Sabîh Cürcânî vasıtasıyla geldi. Hanefî mezhebinin bölgede kökleşmesini ve bir ölçüde kelamî karakter kazanmasını sağlayan şahıs ise Ebû Bekr-i Cürcânî’nin öğrencisi olan ve nesebi Hazrec kabilesine dayanan Ebû Nasr-ı İyâd’dır.

Ebû’l-Muîn Nesefî der ki: “Hanefî mezhebi, İmâm-ı Mâturîdî’nin hocası Ebû Nasr-ı İyâd’ın büyük gayretleri ile Semerkand’da yerleşti.”

Yetiştirdiği talebelerinden Mâturîdî de kelâm ilminde yükselerek Mâveraünnehir’de Ehl-i sünnet itikâdını yayıp mutezile gibi sapıkları susturdu. Mu'tezile'den başka, Dehriye, Seneviyye ve Karâmita'ya karşı mantıklı ve istikrârlı mücadeleler verdi. Ehl-i Sünnet’in kelâm metodunu sistemli bir şekilde başlatan, akla da ve nakle de lâyık oldukları değeri vererek bu şekilde İslâm itikâdını çıklamaya çalışan da Mâtürîdî olmuştur.

Mâtürîdî’nin ifrat ve tefrite düşen fırkalar arasında uzlaştırıcı ve mutedil bir yöntem takip etmesi, kendisini mezhep birliğine götürdüğü gibi İslâm dünyasında itikâdî ve fikrî istikrarın oluşumuna hem de Sünnî akidenin yerleşmesine ve yayılmasına önemli katkılar sağlamıştır.

Ebû Mansûr Mâturîdî, ilmî kabiliyetini Dâr-ü’l-Cürcâniyye Medresesi’nde göstererek âlimler arasında mümtaz bir mevki elde etti. Ömrünün sonuna kadar pek çok öğrenciye bu merkezde ders okuttu. Burada ve değişik yerlerde verdiği dersler sayesinde ilmî birikim ve tecrübelerini, görüşlerini ve metodunu sonraki asırlara ulaştıracak; İslâmiyet hizmet edecek, çok değerli talebeler yetiştirdi.

İmâm-ı Mâtürîdî'nin bu takva ve salah sahibi hocaları akâid, usûl ve tedrisatta tamamen İmâm Ebû Hanife'nin kitap, risale ve vasiyetlerini tatbik eden kimselerdi. Bu hocaların tamamı, İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin talebelerinden ders almışlardır.

Ebû Nasr-ı İyâd, Mâtürîdî'nin hocası olmasına rağmen, her ikisi de Ebû Bekr Cürcânî'nin derslerine devam ederlerdi.

İmâm-ı Mâtürîdî'nin hocalarından, Ebû Nasr-ı İyâd ile Ebû Bekr Ahmed Cürcânî ve Muhammed bin Mukâtil Râzî’nin hocası, İmâm-ı Ebû Yusuf ve İmâm-ı Muhammed'den okumuş olan Ebû Süleyman Cürcânî'dir. Dolayısıyla Mâtürîdî’nin hocaları, İmâm-ı A’zam’ın rivâyet zincirine dahildirler.

Hanefi mezhebinin dördüncü hattâ üçüncü kuşak âlimlerinden olan Mâtürîdî’yi, Kefevî on dördüncü ketîbede, Ebû Hanife’ye ulaşan silsilelerin üçünde de ona yer vermiştir. Her üç silsilede Mâtürîdî hoca ve talebe açısından aynı tabakada bulunmaktadır.

Mâtürîdî, hem aklî hem de naklî ilimleri böylesine güzel bir ortamda derinlemesine tahsil etmiş, onların temel ilke ve inceliklerine vâkıf olduktan sonra kelâm, fıkıh ve tefsirde önde gelen bir âlim mevkiine yükselmiştir.

İmâm-ı Mâtürîdî, Hanefî kimliği ile öne çıkan ve bu kimliğini de eserlerinde açıkça belirten bir âlimdir. Nitekim eserlerinde Ebû Hanîfe başta olmak üzere İmâm-ı Ebû Yusuf, İmâm-ı Muhammed ve İmâm-ı Züfer’den sitayişle bahseder ve kendi usüllerini onların metodlarını kullanarak ortaya koyar.

Ebû Mansûr Muhammed Mâtüridî, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin naklen bildirdiği tefsir, fıkıh ve kelâm bilgilerini, kelâm ilminde müctehid olan Ebû Nasr-ı İyâd’dan öğrendi. Diğer aklî ve naklî ilimleri de zamanının âlimlerinden tahsîl etti.

Ebû Mansûr Mâtüridî hazretleri, böylece İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin, Tabiînin ileri gelenlerinden ve Eshâb-ı kirâmdan, onların da Peygamber efendimizden naklen bildirdiği itikâd bilgilerini, yâni Ehl-i sünnet itikâdını nakl edenler vâsıtasıyla topladı. Bu bilgileri çeşitli aklî ve naklî delîllerle isbât etti. Ehl-i sünnet itikâdını, kelâm bilgilerini, kitaplara geçirdi.

Mâtürîdî’nin hayatı boyunca on halife değişmiştir. Bu dönemde Abbâsîler’in merkezî otoritesi oldukça zayıf bir durumdadır. Sınırları bir hayli genişleyen devletin uzak eyaletlerdeki otoritesi kaybolunca, buralarda, şeklen halîfeye bağlı olan devletlerin hüküm sürmeye başlamıştır. çeşitli siyâsî güçlerin ve özellikle Mutezile, Mürcie, Kerrâmiyye, Neccâriyye, Şiâ gibi itikâdî fırkaların birbiriyle mücâdele ettiği bir dönemdir. Zeydiyye gibi bazı Şiî grupları da Mutezile ile birlikte düşünmek gerekir.

Mâtürîdî’nin yaşadığı topraklarda bu dönemde Sâmânîler devleti hüküm sürmektedir. Sâmânîler, bir taraftan Bâtınî ve Karmatî hareketlerle uğraşmak zorunda kalmış, diğer taraftan ise, aynı tarihlerde kurulan Şiî Fatımî devleti ve Büveyhî hanedanlığının siyasî baskısı altında kalmıştır.

Fatımî devletinin ortaya çıkmasıyla, Fatımî dâileri Horasan ve Mâverâünnehir'de Şiî propogandasına hız verdiler. Bunun sonucunda Şiî fikirler bölgede yayılmaya başladı. Şiî Büveyhiler de kendilerine yakın gördükleri Mutezile'yi desteklediler.

O zamanlar Semerkand'ta Mutezile ve Kerramilerin ders okuttukları on yedi tane medrese bulunmaktaydı.

Mutezile, Emevî ve Abbasî halifelerinin bazılarının desteğini de sağladı. Halife Vâsık (841-846) dönemi Mutezilenin en etkin olduğu kadar, bu mezhepten olmayanlara karşı baskı ve zulmün arttığı bir dönem olarak tarihe geçti.

İslâm dünyasının üç ayrı bölgesinde Resûlullah’ın bildirdiği ehl-i sünnet yolunu, Kur'ân ve sünnete uygun bir şekilde selef-i salihîn [Eshâb-ı kirâm, tabi’în ve tebe-i tabi’în] vasıtasıyla gelen İslâm inanç ve itikâdını savunan üç büyük âlim ortaya çıktı. Bunlar;

Ebü'l-Hasen Eş'arî, Irak'da; Ebû Mansur Mâtüridî ise Maveraünnehir'de yıkıcı akımlara karşı fikrî alanda savaş açtılar, çok büyük bir mücadele başlattılar. Kırk yaşına kadar hizmet ettiği ve aralarında bulunduğu Mutezile’den ayrılan Eş'arî; "Mutezilenin akidelerini gene onların silahlarını onlara karşı en tesirli şekilde kullanarak,ortaya koyduğu deliller ile reddetti" ve "akıl ile nakli birleştirerek" sünnî kelâm ilmini sağlamlaştırdı. Bu iki büyük âlimle aynı dönemde yaşayan hanefî mezhebi üçüncü tabaka fıkıh âlimi Cafer Tahavî de, Mısır'da bozuk fırkalarla mücadele etti. Akîde-dü’t-Tahâvîyye kitabında, imâm-ı a’zam Ebû Hanife ve İmâmeyn’nin itikadla ilgili bilgilerini topladı.

Ebû Mansûr Mâtüridî, kendini iyi yetiştirerek çeşitli kitaplar yazmak ve talebe yetiştirmek suretiyle Ehl-i sünnet itikâdını yaydı. Yoldan sapmış olanlarla mücadele ederek, Ehl-i sünnet itikâdını kuvvetlendirdi.

Talebelerinin önde gelenlerinden olan; Hakîm Semerkandî adıyla meşhûr Ebü’l-Kâsım İshâk bin Muhammed, Ali bin Saîd Ebû’l Hasan Rustağfenî, Ebû Muhammed Abdülkerîm bin Mûsâ Pezdevî, Ebülleys-i Semerkandî ismiyle anılan Ebülleys Nasr bin Muhammed bin Ahmed bin İbrâhim Buharî, Ebû Ahmed İyâdî ve Ebû Bekr-i İyâdî gibi ilim ve takvâ yönünden yükselmiş olan büyük âlimler, onun tedris halkasında yetiştiler.

İmâm-ı Mâtürîdî’den sonra da, talebeleri ve talebelerinin talebeleri bu husûsta binlerce kitap yazarak, Peygamberimizin (aleyhisselâm) gösterdiği doğru yol olan Ehl-i sünnet itikâdını, kendilerinden sonraki nesillere bildirdiler.

Ebû Mansûr Mâtürîdî’nin vefatından sonra Rustağfenî, Abdülkerîm Pezdevî ve Ebülleys gibi talebeleri; Ebû Seleme ve İbni Yahyâ gibi talebelerinin öğrencileri Mâtürîdî’nin eserlerini okuttular.

Onlardan sonra da, Ebü’l-Yüsr Pezdevî, Ebü’l-Usr Pezdevî, Ebü’l-Muîn Nesefî, Ömer Nesefî, Seffâr Buhârî, Ebû Hafs Nesefî, Sirâceddîn Ali bin Osman Ûşî, Nureddin Sabûnî, Ebü’l-Berekât Nesefî, Abdullah Nesefî, Ekmelüddîn Bâbertî, Seyyid Şerîf Cürcânî ve İbnü’l-Hümam gibi kelâm âlimleri, başta Mâverâünnehir olmak üzere Türkistan, Kazan, Buhârâ, Afganistan, Pencap, ve Kaşgâr dolaylarında Mâtürîdî mezhebinin yayılmasına katkıda bulunmuşlardır. Mâtürîdiyye ekolünün bu bölgelerde yaşayan müslümanların itikâdda mezhebi hâline gelmesinde, ilmî ve fikrî yapılanmaları üzerinde derin izler bırakmış ve bu suretle Ehl-i sünnet itkâdının yerleşmesinde önemli katkılar sağlamışlardır.

Yaşadığı coğrafî bölge ve zamanın şartlarında, Ehl-i sünnet itikâdını müdâfâa ederek, açık bir şekilde îzâh eden Ebû Mansûr Mâtüridî, müslümanların bu doğru yolda kalmalarına çalıştı.

İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin, El-Fıkh-ul-Ekber, Er-Risâle, El-Fıkh-ul-Ebsat, El-Âlim vel-müteallim ve El-Vasıyye gibi itikâdla ilgili kitâblarda bildirilen itikâd bilgilerini aklî ve naklî delîllerle açıklayarak tasnif etti. Bu eserler, onun takip ettiği akâid ve usulün temelini teşkil eder.

İmâm-ı Mâtürîdî bu eserleri hocalarından okuyup öğrendiği gibi, bunların ötesinde anılan eserlerin muhtevasını kendi bilgileri ile zenginleştirdi. Mâtürîdî, dönemin en iyi hocalarından yetişmekle yetinmemiş, aynı zamanda kendisinden önce yaşamış âlimlerin eserlerini de okuyup dağarcığını zenginleştirmiştir.

Mâtürîdî, Mu'tezile'den başka, Dehriye, Seneviyye ve Karâmita'ya karşı mücadeleler verdi. Ehl-i Sünnet akâidini sistemli bir şekilde anlatarak, akla da ve nakle de lâyık oldukları değeri vererek bu şekilde İslâm inançlarını açıkladı. Kendine has isbât ve ikna metoduyla sapık fırkaların bozuk fikirlerine cevap verip, reddiyeler yazdı. Onların görüş ve eserlerini birer birer çürüttü. Böylece temiz müslümanların sapıklıktan kurtulmalarına vesîle oldu. Ehl-i sünnet kelâmıyla ilgili hususlarda müctehid imâm oldu. Onun bildirdiği bu yola tabî olanlara Mâtüridiyye denildi. Ebû Mansûr Mâtüridî’den sonra da talebeleri, talebelerinin talebeleri bu kıymetli bilgileri, yazdıkları yüzlerce kitapla kendilerinden sonraki nesillere ulaştırdılar.

İmâm-ı Mâturîdî eserlerinde ilimlerin inceliklerini, mânâlarının derinliklerini keşfetmiş, kendine has orijinal deliller meydana getirmiş, karşı tarafı susturucu delillere riâyet etmiş, İslâm akâidi hususunda kendi akıllarını beğenenlerin fikirlerini çürütmek için münazara ve tartışma âdâbını başarılı bir şekilde kullanmıştır.

Mâtürîdî bizzat kendisi, Ebû Hanîfe’nin şu kitaplarını rivâyet ettiğini söylüyor. Bunlar, el-Fıkh-u’l-Ebsat, er-Risale ile’l-Betti, el-Âlim ve’l-Müteallim, el-Vasiyyetü Ebû Hanîfe li Yusuf bin Halid adlı kitaplardır. Mâtürîdî bunları, Ebû Nasr Ahmed bin Abbas İyâd’dan, Ahmed bin İshak Cürcânî’den ve Nasr bin Yahya bin Hasan Şeybani’nin talebesi, Ebû Süleyman Musa Cürcânî’den rivâyet etmiştir. Ebû Süleyman’ın da bu kitapları, Ebû Hanîfe’nin talebesi ve kendisinin hocası olan Muhammed bin Hasan Şeybanî’den rivâyet etmiştir.Ebû Hanîfe’den kendisine kadar ismi geçen âlimler kanalıyla, selef-i salihînden aldığı akîde ve fikrî temeller, Mâtürîdî’nin elinde, bir “Kelâm İlmi” hâline dönüşmüştür.

Mâtürîdî’nin öğrencileri sadece Mâtürîdî’nin fikirlerini öğretmekle kalmamış aynı zamanda hocasının eserlerini ve onun kerametlerini de başkalarına aktarmışlardır.

Nitekim Ebû’l-Yüsr Pezdevî Usûl-ü’d-Dîn adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat mezhebi üzere Tevhid ilminde zahid İmâm-ı Ebû Mansûr Mâtürîdî’nin bir kitabını görüp inceledim. Ebû Mansûr Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâatin reislerindendi. Şeyh imâm babam, ceddi zâhid şeyh imâm Abdülkerîm bin Mûsâ’dan naklen onun kerametlerini bana hikaye etmiştir. Zirâ bizim ceddimiz ve eshabımızın kitapları ile Şeyh-ul imâm Ebû Mansûr Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhid ve Kitâbü’t-Te’vilât’ının mânalarını iyi öğrenmişlerdi.”

Ebû Nasr-ı İyâd, Mâtürîdî’nin bütün âlimlerince takdir edildiğini ve islâmiyetin doğru anlaşılmasını sağlayan mümtaz kişilerden biri olduğunu; “Kur’ân-ı kerîmin tefsirinde en zor meseleleri açığa kavuşturmuş, dini hurafelerden arındırmış ve helâl harama ait bütün hükümleri en sağlam biçimde ortaya koymuştur” diyerek medhetmiştir.

Ebü'l-Yüsr Pezdevî, Ehlü Sünnet ve'l-Cemâat'ın reislerinden ve keramet sahibi olarak tavsif ettiği Mâturîdî'yi, "Şeyh imâm, zahid Ebû Mansûr Mâturîdî Semerkandî" şeklinde zikretmektedir. Rustağfenî ve İbni Yahya da imâm-ı Mâturîdî'yi aynı şekilde methetmektedirler.

Bunların akabinde Ebû'l-Muin Nesefi olmak üzere, Serahsî, Necmüddin-i Ömer Nesefi, Alâüddin Semerkandî, Sem'ani, Hafızüddin Nesefi, Mergînânî ve Alâeddin Ebû Abdullah Buhârî gibi Hanefi âlimlerin çoğu Mâturîdî'yi, "Şeyh-ü'l-İmâm" (hocaların hocası) şeklinde zikretmişlerdir.

Saffar Buhârî ise Mâturîdî'yi, "Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat imâmlarından İmâm-ı Ebû Mansûr Mâturîdî Semerkandî" olarak tavsif etmiştir.

Ayrıca Necmüddin Nesefî, "kıdvet-ü'l-ferîkayn" (zâhir ve bâtın âlimlerin rehberi) olarak; Alâüddin Semerkandî, "Şeyh-ül-imâm, imâm-üz-zahid reîs-ü Ehl-i's-Sünnet" şeklinde; Hafızüddin Nesefi ise, "Semerkand meşayihinin reisi Şeyh-ül-imâmü'l-imâm ve âlem-ü'l-hüdâ" biçiminde tavsif etmişlerdir.

Kureşî, "Şeyh-ü'l-İslam Ebû Mansûr Mâturîdî" şeklinde, Kefevî ise, "İmâm-ü'l-Hüdâ Sünnet ve Hidayet ehlinin önderi, Sünnet ve Cemaat'in bayraktarı, fitne ve bid’atin kökünü kazıyan, şeyh, imâm”, “akâid âlimlerinin imâmı ve Musahhihu Akâid-ül-Müslimîn (Müslümanların akâidini tashih eden) büyük âlim” şeklinde tavsif ederek Mâturîdî'ye o zamana kadar verilen sıfatların hemen hepsini bir arada toplayan külli bir seslenişde bulunmuştur.

Seyyid Murtazâ ise, tarikat şeyhlerinin ileri gelenlerinden birinin Mâtürîdî hakkında "kendi zamanında Mehdiy-ül-Ümmet (bu ümmetin Mehdi’si) idi" dediğini kaydeder.

Görüldüğü gibi Hanefi âlimlerinin Mâturîdî hakkında sitâyişkâr ifadeleri zaman geçtikçe artarak devam etmiştir.

Ebü’l-Muîn Nesefî ,Şeyh-ü'l-İmâm Mâtürîdî için, “O, bütün hayatı boyunca dini ihya yolunda çok gayret sarf ettiği gibi, hakkı desteklemek uğrunda çalışmış ve dinin hakikatlerini araştırarak bu hakikatler içine yerleştirilen ince, gizli ve derin mânâları ile bunların hikmetlerini ortaya çıkarmak düşüncesiyle meşgul olmuştur” der.

İbni Yahyâ, Cümel-ü usûl-i’d-dîn kitabında, “İmâm-ı Mâturîdî, zamanında ilimde, anlayışta, mezhepleri bilmede ve takva hassasiyetinde yegane idi” demektedir.

Zebidî de şöyle demiştir: “Ehl-i sünnet vel-cemâat ismi geçince, Eş’arîler ve Mâtürîdîler kastedilir.”

Taşköprüzâde şöyle yazmıştır: “Ehl-i sünnet vel-cemâatın kelâm ilmindeki reîsleri iki zâttır. Bunlardan birisi Hanefî, diğeri Şafiî’dir. Hanefî olanı, Ebû Mensûr Mâtüridî, Şafiî olanı ise Ebü’l-Hasen Eş’arî’dir.”

Ebû’l-Muîn Nesefî şöyle anlatmıştır: “İlim deryasına dalarak oradan ilmin cevherini çıkaran, getirdiği dinî hüccetlerin inceliklerini keskin zekâsı, derin ilmi ve dehâsıyla süsleyen Mâtürîdî’nin yaşadığı ilim çevresinde, kendinden başka âlim olmasaydı bile O, gerçekten bu yeri dolduracak güçteydi. Onun eserlerindeki inceliklere, delilleri keşfetme ve değerlendirme kabiliyetine vâkıf olanlar ve onun muarızlarını ilzâm etmekte, ilmi mücadele âdâbında takip ettiği başarılı usulü anlayanlar, Mâtürîdî’nin mevkiini takdir ederler. Nitekim hocası Ebû Nasr-ı İyâd, Mâtürîdî’nin bulunmadığı ilim meclislerinde konuşmazdı. Mâtürîdî’yi uzaktan gördüğü zaman ona hayran hayran bakar, onu öven sözler söylerdi. Ve her defasında; “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer” [Kasas: 68] derdi.”

Yine Ebû’l-Muîn Nesefî; Ebû Mansûr Mâturîdî'nin, “Herkesin sahip olamadığı inceliklere ve derinliğe sahip olduğunu; muhatabının görüşlerini susturacak tartışma metotlarını bildiğini, her konuda gönülleri tatmin edecek deliller getirdiğini, Allah'ın yardımıyla güçlenerek, irşadın inceliklerine ve mevhibe-i ilâhiyeye mahzar olduğunu” belirtir.

İmâm-ı Mâtürîdî “rahmetullahi aleyh” hazretleri, idrar rahatsızlığı sebebiyle bir gecede altmış defa helâya kalkmış. Ve her çıkıştan sonra da abdest almış. “Yâ İmâm, iki dakika sonra yine gireceksiniz, kendinizi abdest almakla niye bu kadar zorluyorsunuz?” demişler. “Ya ölürsem, abdestsiz mi Rabbimin huzûruna gideyim?” cevabını vermiştir.

Ebû Hafs Ömer Nesefî, “Kitâbü'l-Kand fi Tarihi Semerkand” kitabında şöyle anlatır: “Kuhak kapısının (çokra, Çuponata) yakınında Divâr-i Kiyyamat’ın kuzey kısmı yakınında bulunan “Rabât-i Gāziyân”da Ebû Mansûr Mâtürîdî ve Ebû’l Kāsım Semerkandî Hızır aleyhisselâm ile görüşmüşler ve sohbet etmişlerdir. Hızır aleyhisselâm birine hakikat, birine de hikmet ilmini öğretmiştir. Bundan sonra yapılan ilk münazarada Şiîler yenilip Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebi kuvvetlenmiştir.”

Yesevî dervişlerinden Ahmed bin Mahmûd Hazînî, “Cevâhir-ü’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr” isimli eserinde şöyle anlatır: “Hâcet namazı Hızır aleyhisselam’dan gelmektedir. Ebü’l-Kâsım Semerkandî, Ebü’l-Mansûr Mâtürîdî, Hâce Muhammed ve daha nice büyük zâtlar hâcet namazı kılmışlar, dünyevî ve uhrevî birçok murâdlarına ermişlerdir.”

Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri şöyle demiştir: “İmâm-ı Ebû Mansûr Mâtürîdî, Şeyh Ebû’l-Kâsım Hakîm Semerkandî ve aynı asırda yaşayan diğer Mâverâünnehir büyükleri akâidi zabt etme ve bid’atları def etme konusunda çok çalışmış ve ihtimam göstermişlerdir. Onların ihtimamının bereketiyledir ki, bu vilâyet bugüne kadar sâlimdir (bozuk fikirlerden ve bid’atlardan uzaktır).”

İmâm-ı Rabbânî hazretleri “Mebde’ ve Me’âd” da buyurdu ki: “Kelâm ilmindeki ihtilâflı mes’elelerin hepsinde, bu fakîrin görüşü Mâtüridî âlimlerinin görüşlerine [ictihâdlarına] uygundur ve gerçekden Mâtüridî büyükleri, Sünnet-i seniyyeye “alâ sâhibihassalâtü ves-selâmü vet-tehıyye” mütâbe’atda (uymakda) yüksek ve büyük şân sâhibleridir.”

Yine İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyurdu ki: “Ehl-i sünnet âlimleri arasında, şeyh-ül islâm Ebû Mansûr Mâtüridî hazretlerinin eshâbının yolu ne kadar güzeldir ki, maksadlarla yetindiler ve felsefî incelemelerden yüz çevirdiler. Allahü teâlâ bizi, nübüvvet nûrlarından alınmış olan Ehl-i sünnet âlimlerinin sağlam rey ve görüşleri üzere bulundursun.”

Ebû Muhammed Riğdemûnî'nin “Ravdat-ü'l-Ulemâ” adlı eserinde şöyle anlatılır: İmâm-ı Mâtürîdî hocasının oğlu ve kendi talebesi Ebû Ahmed İyâd ile birlikte devlet ricâlinden birinin kapısına uğradılar. Ebû Ahmed'in bu memur ile tanışıklığı vardı. Mâtürîdî'nin o memurun yanına girerek kendisine bir iyilik yapılması için vesile olmasını istedi. O da talebesinin hatırını kırmayarak ziyaretine gittiler. İzzet ve ikram ile karşılandılar. Ancak, Semerkand zenginlerinin âdetleri üzere misafirlere "gâliye" denilen koku sürmek istenilmesi üzerine Ebû Mâturîdî bu kokuyu almak istemez ve koku ikramını geri çevirir. Bu arada Mâturîdî'den habersiz atının kuyruğuna "gâliye" sürerler. Mâtürîdî dışarı çıkınca atında misk kokusunu aldı ve görevliye, “Rikab! Bu koku nedir?" diye sordu. Olayı kendisine anlattılar. Mâtürîdî durup; "Ey hayvan! Üzerindeki misk yıkanıncaya kadar yerinde kal" dedi. Bunun üzerine hayvan sakinleşip yerinde kaldı. Üzerindeki misk yıkanıncaya kadar da adım atmadı. Üzerindeki misk yıkanınca hiç kimse dokunmadığı hâlde at sür’atle gelip Mâtürîdî'nin yanında durdu ve İmâm da ata binip uzaklaştı.

İmâm-ı Mâtürîdî ile ilgili şöyle bir hikâye anlatılır: Sultanın adamlarından biri Mâtürîdî'nin talebelerinden birinin evine yerleşti. Üstâd emire bir elçi göndererek adama o evden çıkmasını emetmesini istedi. Emir, evden çıkarma imkânı·olmadığı cevabını verdi. Elçi dönüp durumu Mâtürîdî'ye haber verince üstâd bir duada bulundu. Bunun üzerine çok geçmeden zalim adam kulunç hastalığına yakalandı ve o evden taşındı.

Kâdı Zahîruddin Muhammed Buhârî'nin Fetâvâ adlı eserinde zikredildiğine göre Ebû’l Hasan Rustağfenî şöyle anlatıyor: “İmâm-ü'l-Hüdâ Ebû Mansûr'u rüyada gördüm, ‘Ey Ebü'l-Hasan! Yüce Allah'ın hiç namaz kılmayan bir kadını bağışladığını görmedin mi?’ diye sordu. Ben de ‘Ne sebeple?’ diye sordum, ‘Ezânı dinleyip müezzine icâbet etmesiyle’ cevabını verdi.”

İmâm-ı Mâtürîdî çok mütevâzî ve gönül ehli bir zât idi. Bununla ilgili şöyle anlatılır: “Fetvâ sormak üzere biri yanına gelmişti. Eski bir elbise içinde olan Mâtürîdî’yi görünce: Mevlânâ (Efendimiz) nerede? diye sordu. Mâtürîdî: Mevlâmız Allah’tır, diye cevap verdi. Bu kez o kişi: Hâce (Hoca Efendi) nerede? diye sorunca, Mâtürîdî: Hâcemiz Sevgili Peygamber efendimizdir, dedi. O kimse bu kez de: Ebû Mansûr nerede? diye sorunca, Ebû Mansûr bu yaşlı fakirdir” diye cevap verdi.”

Nesefî, Kand adlı eserinde, Rustağfenî'den şöyle bir menkıbe nakleder: "Sâlihlerden biri Mâtürîdî'nin hocası Ebû Nasr-ı İyâd’ı rüyasında gördü; önünde bir gül tabağı ve bir de şeker kamışı (kand) tabağı vardı. Gül tabağını Hakîm Semerkandî’ye, şeker kamışı tabağını da Ebû Mansûr Mâtürîdî’ye verdi. Her ikisi de onun talebelerindendi. Ebû Mansûr’a hakîkat ilmi, Hakîm Semerkandî’ye ise hikmet ilmi ihsan olundu."

Rustağfenî’nin de içinde bulunduğu talebelerine İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin “Mebsût” kitabını okuturken yaklaşık yüz yaşında vefat etti.

İmâm-ı Mâtürîdî buyurdu ki,

“Kalp temizliği; Ku’rân-ı kerîme ve sünnete uymak, bid’atlerden kaçmak ve nefsin kötü arzularından sakınmakla olur.”

“Dünyada dört şey zor bulunur: Birincisi, açgözlü olmayan âlim. İkincisi, uyumlu bir dost. Üçüncüsü, gösterişsiz ibâdet. Dördüncüsü, helâl lokma.”

“Şehitler Allah katında diridir fakat bunu insanlar tarafından idrak edemez.”

“Akıl kendisinin kullanılmasının ihmal edilmesine karşı bir direniş temayülüne sahiptir.”

“Aklın kendisine has bazı zayıflıkları ve afetleri de vardır.”

“Aklın kapasitesi ve niteliği belirli olup, kendisine çizilen sınırı aşamaz.”

“Biz, aklımızın sınırlı olması sebebiyle, Allah’ın delillerindeki hikmetlerin hepsini bilemeyiz. Çünkü Allah’ın fiillerinde hâkim ve adl sıfatı mevcuttur, sözü edilen vasıflarının dışındaki nitelemelerden münezzeh ve beridir. O’nun fiilerinde ya adl ve hikmet veya fadl ve ihsân vasfı vardır.”

“Hiçbir baskı ve cebrin olamayacağı tek bir yer vardır; o da, kalptir.”

“İrâde-i cüz’iyye, başlı başına bir varlık değildir. Dışarda var değildir. Kudret-i ilâhiyye ile ilgisi yokdur. Allahü teâlâ, filân kimsenin günâh işlemek isteyeceğini ezelde biliyordu. O kimse, isteyince, Allahü teâlâ da diler ve yaratır. Günâh hâsıl olur. Kulun irâdesi, Allahü teâlânın kazâsına, takdîrine ve yaratmasına sebeb olmakdadır.”

“Tevfîk yalnız Allahü teâlâdandır. Bütün bunların özü şudur: İnsan, nereden geldiğini, nereye gideceğini, doğumundan eceline kadar geçireceği dönemleri düşünürse ve bütün bunları daima kalbinde hissederse, malâyâniden uzaklaşıp, takva sahibi olması kolaylaşır. Çünkü bu durumda olan kişinin arzuları kaybolur, boş hayalleri dağılır gider.”

"Takvâya sâhibi olmaya şu üç şey yardımcı olur: Birincisi; kişinin her zaman Allah'ın azamet ve celâlini, kendisi üzerindeki kudretini hatırlayıp heybet ve celâli karşısında O'na muhalefet etmekten sakınmasıdır. İkincisi; Allahü teâlânın kendisine yaptığı iyiliklerin ve verdiği nimetlerin, kendisinin içinde bulunduğu ve istifade ettiği ihsânların büyüklüğünü hatırlayıp O'ndan hayâ ederek gaflette olmaktan sakınmasıdır. Üçüncüsü de; Allah'ın kendisine karşı gelenlere vaat ettiği cezayı ve hazırladığı azabı hatırlayıp nefsine uymaktan sakınmasıdır.”

Mâtüridî'nin toplumumuz tarafından bilinmesi ve öğrenilmesi Türk-İslâm kültür tarihi bakımından son derece önemlidir.

Mâtürîdî, başta kelâm ilmi olmak üzere, hadîs, fıkıh, tefsir, mezhepler tarihi, cedel, usûl-ü fıkıh, kıraat, tecvid ve diğer ilimlerde, temel kaynak niteliği taşıyan birbirinden kıymetli eserler telif etmiştir.

Eserleri: Hayatını ilme ve Ehl-i sünnet itikâdını yaymaya hasreden ve bu husûsta büyük hizmetler veren Mâtüridî, benzerine rastlanmayacak ölçüde değerli eserler yazmıştır. Îmân üzerinde çok kitâbı vardır. Başlıca eserleri şunlardır:

1. Kitâb-üt-tevhîd: Bu kitapta sapık fırkaların sözlerinin yanlış olduğunu isbât edip, doğru itikâd olan Ehl-i sünnet itikâdını çok mükemmel bir şekilde açıklamıştır. Eser, 1970 senesinde Beyrut’ta yayınlanmıştır.

2. Te’vîlât-ül-Kur’ân: Tefsîre dâir benzeri az bulunan bir eserdir. Semerkandî bu esere büyük bir şerh yazmıştır. Te’vîlâtü Ehl-is-Sünne adıyla da bilinir. Yazma hâlinde birçok kütüphânede mevcuttur.

Tevilat-ul Kur’an için Ebû’l Muin Nesefi şöyle demiştir: ‘‘Pek çok kapalı meseleyi aydınlatan ve Kur’an’ı en iyi şekilde açıklayan bu eserin, bir benzeri yoktur.’’

Katip Çelebi ise; “O, eşi ve benzeri bulunmayan bir kitaptır. Hattâ, kelâm ilminde, kendisinden önce yazılan kitaplardan hiçbiri onun emsali olamaz. Bu kitap, diğerlerinden daha kolay anlaşılır. Bunun içindir ki; Mâtüridî âlimleri bu kitaptan çok istifade etmiştir.”

3. Risalet-ü’n Fi’l-Akaid (el-Akîdet-tü’l-Mâtürîdiyye): Ehl-i sünnet itikâdını anlatmaktadır.

4. Reddü Evâili’l-Edille lil Ka’bi ve Beyanü vehmi’l-Mu’tezile: Mu’tezileyi reddeden ve çürüten bir eserdir.

5. Er-Reddü alâ usûl’il-Karamita: Karamita fırkasını reddeden bir eserdir.

6. Reddü kitâb-ül-imâme li Ba’zir-Revafıza: Eshâb-ı kirama düşman olanları reddeden bir eseridir.

7. Kitâb-ül-makâlât fil-kelâm: Kelâm ilmine dâir bir eseridir.

8. Me’haz-üş-şeriyye: Fıkıh ilmine dâirdir.

9. Kitâb-ül-cedel: Usûl-ü fıkıh ilmine dairdir.

Ehl-i sünnetin reîsi ise, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’dir. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usûller, metodlar koyduğu gibi, Resûlullahın (aleyhisselâm) ve Eshâb-ı kiramın (radıyallahü anhüm) bildirdiği itikâd, îmân bilgilerini de topladı. Yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, ilm-i kelâm, ya’nî îmân bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan İmâm-ı a’zamın talebesi olan İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin yetiştirdiği talebelerinden, Ebû Bekr-i Cürcânî dünyâca meşhûr oldu. Bunun talebesinden olan, Ebû Nâsır-ı Iyâd da, kelâm ilminde Ebû Mensûr-i Mâtürîdî’yi yetiştirdi. İmâm-ı Mâtüridî, İmâm-ı a’zamdan gelen kelâm bilgilerini kitaplara yazdı.

Ehl-i sünnet mezhebinin iki önemli temsilcisinden birisi olan İmâm-ı Mâtürîdî hazretleri, çeşitli din, inanç, ideoloji, kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapan Mâverâünnehir’de dünyaya gelmiş; bid’at içerikli felsefî ve siyasî görüşlerin ortaya çıktığı ve İslâm inancına hem dışarıdan hem içeriden zararlı, yıkıcı ve bölücü düşüncelerin sokulmaya başlandığı bir dönemde yaşamıştır. Yaşadığı toplumun inanç ve değerlerine karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmiş, telif ettiği eserleriyle, İslâm dışı ile inançlarla büyük bir mücadele vermiştir.

İ’tikâdda mezhebimizin iki imâmı, Mâtürîdî ve Eş’arî’dir. Bu iki büyük imâm, Eshâb-ı kiram, Tabiîn ve Tebe-i tabiînin bildirdiği itikâd, imân, bilgilerini açıklamışlar, kısımlara ayırmışlar ve herkesin anlayabileceği bir şekilde anlatmışlardır.

Bu iki imâmın ve hocalarının, amelde dört hak mezheb imâmlarının ve onlara tâbi olanların; imânda, i’ikâdda tek bir mezhebi vardır. Bu mezheb Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebidir. Çünkü İslâmiyet, bütün insanlara yalnız bir tek imânı ve itikâdî emretmektedir. Bu îmânın esaslarını ve nasıl itikâd edileceğini, bizzat Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm tebliğ etmiştir. İnsanlara, kendilerini ve herşeyi yaratan Allahü teâlâyı haber veren Peygamberimiz (aleyhisselâm), Allahü teâlâya, O’nun yarattıklarına ve O’nun emir ve yasaklarına imânın nasıl olacağını da bildirmiştir. Muhammed aleyhisselâma ve O’nun bildirdiklerine, temiz, dürüst ve hakikî bir imân, ancak O’nun bildirdiğini tam ve hiç şüphesiz kabûl edip inanmakla mümkün olur. Bu husûsta çok az, kıl kadar da olsa bir ayrılığın, O’ndan ayrılmak olacağı meydandadır. Böyle bir ayrılığa düşenlerin kendilerini haklı çıkarmak için öne sürecekleri dînî, siyâsî, beşerî, içtimâi, fennî vs. gibi sebeblerin hiçbir kıymeti yoktur. Çünkü İslâmiyet her ne sûret ve sebeble olursa olsun, îmânda ve itikâdda ayrılığa asla izin vermemekte, yasaklamaktadır.

Eshâb-ı kiramın îmân ve itikâdda hiçbir ayrılıkları olmadı. Eshâbdan olmayanlar ve daha sonraki asırlarda gelenler arasında ise zamanla imânda, itikâdda ba’zı ayrılıklar ortaya çıkarıldı ve bid’at fırkalarının sayısı yetmişikiye ulaştı. Bu ayrılıkları çıkaranların ve bunların sözlerine inanarak bozuk düşüncelerini benimseyenlerin ileri sürdükleri sebepler çok çeşitli ve her birine göre farklı olmakla beraber, esas sebepleri, “Münâfık ve başka dinden olanların çıkardıkları fitneler, Kur’ân-ı kerîmin müteşâbih. âyetlerini kendi anlayışlarına göre te’vîl etmeye kalkışmaları, eski Hind ve Yunan felsefesi ile, Mecûsî inançlarının İslâmiyete sokulma çabaları, Eshâb-ı kiramın maslahata (huzûrun, dirliğin, iyiliğin teminine âit konulardaki ictihâd ayrılıklarını anlayamama ve bunları kendi nefsânî arzularına, siyâsî maksat ve ihtirâslarına perde veya âlet etme, kısa zamanda çok geniş ülkelere yayılan İslâmiyetin henüz yeni müslüman olmuş büyük kitlelerce tam anlaşılmadan bir takım insanların eski din ve inançlarına âit ba’zı unsurları tamamen terk edememeleri ve bunları İslâmiyetten sayma yanlışına düşmeleri” şeklinde özetlenebilir. Ancak, İslâm târihinde görülen 72 sapık fırkanın ortak vasfı; siyâsi ve dünyevî menfaat ve sâiklerle ortaya çıkmış olmalarına rağmen, hemen hepsi Kur’ân-ı kerîmdeki muhkem ve bilhassa müteşâbih âyet-i kerîmeleri kendi akıllarına göre tefsîr yoluna gitmişler, böylece felsefe yaparak ve bu âyetleri, iddiaları istikametinde te’vîl ederek kendilerine Kur’ân-ı kerîmden delîller bulduklarını ileri sürmüşlerdir. Meselâ, Kur’ân-ı kerîmde geçen, Allah’ın eli, yüzü gibi sıfatlarını gösteren ifâdeleri, kendi düşüncelerine ve konuşma dilindeki ma’nâlarıyla kabûl ederek, Allahü teâlâyı zâtı ve sıfatlarıyla tecsim eden, ya’nî cisim ve insan şeklinde düşünen bu sapık fırkalar, Kur’ân-ı kerîmin doğru ma’nâsı olan murâd-ı ilâhiyi anlayamamışlar, doğrusunu anlatan Ehl-i sünnet âlimlerinin açıklamalarını kabûl etmedikleri gibi ayrıca onlara fikren ve fiilen saldırmışlardır.

İslâmiyette ilk itikâd ayrılıkları, Hazret-i Osman’ın şehîd edilmesi hâdisesinden sonra, Abdullah İbni Sebe adındaki münâfık olan bir Yahudinin ortaya çıkması ile başlamıştır. Müslümanların saf ve berrak imânlarını bozmak gayesiyle itikâddaki birlik ve beraberliklerini parçalamak için çıkarılan ilk fitne hareketi budur. Abdullah İbni Sebe, Hazret-i Ali’nin halifelik mes’elesini bahâne ederek, müslümanları bölmek gayretine düştü. Kendisine taraftar toplamak ve onlara görüşlerini kabûl ettirmek için, “Hazret-i Ali’nin Peygamber olduğundan, Allahü teâlânın ona hulul ettiğine” varıncaya kadar pek çok şeyler uydurdu. Bir kısmı insanları aldattı. Abdullah İbni Sebe’ye aldananların içinde siyâsi hırs ve gayret ile hareket edenler çoktu. Böylece Hazret-i Ali taraftarıyız diyerek, İslâm dînine bozuk inançlar karıştırdılar. Zamanla hilâfet, Hazret-i Ali’nin hakkıdır diye ve bu inanca sahip olanlara “Şia” (Şiî) denildi. Şiîler, zamanla başka konularda da Ehl-i sünnetten ayrılıp, kendi içlerinde çeşitli kollara bölündüler.

Hazret-i Ali’nin hilâfeti, hakem ta’yini yoluyla Hazret-i Muâviye’ye bırakmasını beğenmeyip, Hazret-i Ali’ye ve Hazret-i Muâviye’ye karşı çıkıp ayrılanlara ise “Haricî” ismi verildi. Hâricîler’den bir kısmı Kur’ân-ı kerîmin ba’zı bölümlerini kabûl etmezler. Bir kısmı da sapıklıklarında, yeni bir peygamber geleceğine inanacak kadar ileri gitmişlerdir.

Bozuk fırkalardan biri olan Mu’tezile ise, Hasen-i Basrî’nin (radıyallahü anh) derslerinde bulunan Vâsıl bin Atâ tarafından ortaya çıkarılmıştır. Büyük Ehl-i sünnet âlimi ve velî bir zât olan Hasen-i Basrî, “Büyük günâh işleyen ne mü’mindir ne de kâfirdir” diyerek Ehl-i sünnetten ayrılan Vâsıl bin Atâ için, “I’tezele annâ Vâsıl”, ya’nî “Vâsıl bizden ayrıldı” buyurmuştu. Buradaki “I’tezele ayrıldı” kelimesinden dolayı Vâsıl’a ve onun yolunu tutanlara “Mu’tezile” ismi verilmiştir. Sonraki yıllarda bilhassa felsefe eğitimi yapmış ve felsefeye meraklı kişiler, Vâsıl bin Atâ’nın yolundan yürüyerek, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatları ile, kader, amellerle (ibâdetlerle, muamelâtla) îmân arasındaki münâsebet ve diğer konularda İslâm dîninin sınırlarını zorlayacak kadar ileri derecelere varan ayrılıklara düşmüşlerdir.

Ayrıca Mürcie, Kaderiyye, İbahiye, Mücessime, Cebriyye gibi birçok bozuk fırkalar, İslâm târihi boyunca çeşitli yerlerde ortaya çıkmış, kendi içlerinde de sayılamayacak kadar çok kollara ayrılarak bir müddet yaşayıp, sonra unutulup gitmişlerdir. Ancak son asırlarda zuhur eden Vehhâbîlik, bilhassa Arabistan’da yayılmış ve bugün de, çeşitli İslâm ülkelerindeki müslümanların arasında yayılması için çalışılmaktadır.

Diğer bozuk fırkalar târih içinde kaybolup gitmişlerdir. Ehl-i sünnet vel-cemâatin mevcûdu her devirde çok olmuşdur. İslâmiyet; îmân, itikâd, amel ve ahlâk esasları olarak Ehl-i sünnet âlimleri tarafından her asırda, aslı üzere müdâfaa ve muhafaza edilerek, bugüne ulaştırılmıştır. Bugün dünyâdaki müslümanların yarıdan çoğu, Ehl-i sünnet vel-cemâat itikâdı üzeredirler.

Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîfler, imanda parçalanmanın, fırkalara ayrılmanın kötü olduğunu bildiriyor. Allahü teâlâ Nisa sûresi 114. âyetinde meâlen; “Hidâyeti (kurtuluş yolunu) öğrendikten sonra, Peygambere uymayıp, mü’minlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleriz ve çok fenâ olan Cehenneme atarız” ve Âl-i İmrân sûresi 103. âyetinde de meâlen; “Hepiniz Allahın ipine (Kur’ân-ı kerîme) sımsıkı sarılınız. Fırkalara bölünmeyiniz” buyurmaktadır.

Peygamber efendimiz, müslümanlar arasında imânda ve itikâdda ayrılıkların felâket olduğunu bildirerek, meşhûr olan bir hadîs-i şerifinde; “Benî İsrail (Musevîler), yetmişbir fırkaya ayrılmıştı. Bunlardan yetmişi Cehenneme gidip, ancak bir fırkası kurtulmuştur. Nasarâ (İsevîler) ise, yetmişiki fırkaya ayrılmıştı. Yetmişbiri Cehenneme gitmiştir. Bir zaman sonra benim ümmetimde yetmişüç fırkaya ayrılır. Bunlardan yetmişikisi Cehenneme gidip, yalnız bir fırka kurtulur” buyurmaktadır. Eshâb-ı kiram bu bir fırkanın kimler olduğunu sorduğunda;“Cehennemden kurtulan fırka, benim ve Eshâbımın gittiği yolda gidenlerdir” buyurdu.

Bir başka hadîs-i şerîfte; “Ümmetim yetmişüç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan bir fırka kurtulacak, diğerleri helak olacaktır” buyurduğunda Eshâb-ı kiram; “Kurtulan fırka hangisidir?” diye sorunca, “Ehl-i sünnet vel-cemâattir” buyurdu. Eshâb-ı kiram bu defa “Ehl-i sünnet vel-cemâat nedir?” diye sordular. “Benim ve Eshâbımın bulunduğu yolda olanlardır” buyurdu.

Ehl-i sünnet itikâdını ortaya koyan Resûlullahdır (aleyhisselâm). Eshâb-ı kiram îmân bilgilerini bu kaynaktan aldılar. Tâbiîn-i i’zâm da bu bilgileri, Eshâb-ı kiramdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakil ve tevâtür yoluyla geldi. Bu bilgiler akıl ile bulunamaz. Akıl bunları değiştiremez. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Ya’nî, bunları anlamak, doğruluklarını ve kıymetlerini kavramak için akıl lâzımdır. Hadîs âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet itikâdında idiler. Amelde dört mezhebin imâmları da bu mezhebde idi. İ’tikâdda mezhebimizin iki imâmı olan Mâtürîdî ve Eş’arî de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Her iki imâm, hep bu mezhebi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metodları ve tenkidleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hâl, mezheblerinin ayrı olduğunu göstermez. Bunlardan sonra gelen binlerce derin âlim ve veli, bu iki yüce imâmın kitaplarını inceliyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimleri, nassları, zâhirleri üzere almışlardır. Ya’nî, âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şerîflere açık olan ma’nâlar vermişler, zarûret olmadıkça, nassları te’vîl etmemişler, bu ma’nâları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik hiç yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhebsizler ise, yunan felsefecilerinden ve din düşmanı olan fen taklidcilerinden işittiklerine uyarak, îmân bilgilerinde ve ibâdetlerinde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir.

Son asırlarda Ehl-i sünnet itikâdından ayrılan ba’zı din adamları “Selefiyye” adını verdikleri sapık bir yol tutmuşlardır. Bunun itikâdda mezheb olduğunu söyleyip, kitaplarında yazmışlardır. Halbuki İslâmiyette “Selefiyye mezhebi” diye bir şey yoktur. Ehl-i sünnet âlimleri böyle bir şey bildirmemişler ve kitaplarında asla yazmamışlardır, İslâmiyette “Selef-i sâlihîn” mezhebi, ya’nî Ehl-i sünnet mezhebi vardır. Selef-i sâlihîn; hadîs-i şerîf ile medh edilen, övülen ilk iki asrın müslümanlarıdır. Ya’nî Selef-i sâlihîn, Eshâb-ı kiram ve Tabiîne verilen isimdir. Bu şerefli insanların itikâdına “Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebi” denir. Bu mezheb, imân, inanç mezhebidir. Eshâb-ı kiramın ve Tâbiîn-i i’zâmın Îmânları hep aynı idi. İnançları arasında hiç bir fark yoktu. İmâm-ı Gazâlî hazretleri İlcâm-ül-avâm kitabında “Bu kitapta itikâd fırkalarından, Selef mezhebinin hak olduğunu bildireceğim. Bu mezhebden ayrılanların bid’at sahibi olduklarını anlatacağım. Selef mezhebi demek, Eshâbın ve Tabiînin itikâdları demektir...” buyurarak Selef mezhebi demenin, Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebi demek olduğunu açıkça bildirmiştir.

Mısır’daki Ezher Üniversitesinden mezun üstâd İbn-i Halife Alîvî “Akıdet-üs-selef-i vel-halef adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Ebû Zehrâ (Târih-ül-mezâhib-ül-İslâmiyye) kitabında yazdığı gibi, hicretin dördüncü asrında, Hanbelî mezhebinden ayrılan ba’zı kimseler, kendilerine (Selefiyyîn) ismini verdiler. Hanbelî mezhebi âlimlerinden Ebü’l-Ferec İbn-i Cevzî ve diğer âlimler bu selefîlerin, Selef-i sâlihînin yolunda olmadıklarını, bid’at ehli, mücessime fırkasından olduklarını bildirerek, bu fitnenin yayılmasını önlediler. Daha sonra yedinci asırda, İbn-i Teymiyye Harrânî bu fitneyi tekrar alevlendirdi. Kendilerine (Selefiyye) ismini takanlar, İbn-i Teymiyye selefîlerin büyük imâmı dediler. İbn-i Teymiyye, Hanbelî mezhebinde olarak yetişti. Ya’nî, Ehl-i sünnet idi. Fakat sonradan kendi aklına uyarak, sapık görüşler ortaya attı. Ehl-i sünnet itikâdından ve dolayısı ile Hanbelî mezhebinden ayrılıp uzaklaştı. Kendi başına ayrı bir yol tutup, tuttuğu bu sapık yolda sürüklenip gitti. Kendine tâbi olanları da saptırdı. Ona tâbi olanlar onun bu yoluna selefiyye dediler. Bu husûsu derinlemesine araştırıp, incelememiş ve kaynakları iyi anlayamamış olan ba’zıları Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarındaki “Selef ve “Selef-i sâlihîn” ifâdelerini değiştirerek, “Selefiyye” şeklinde nakletmişler ve yazmışlardır. İ’tikâdda Selefiyye diye bir mezheb yoktur. Peygamber efendimizin hadîs-i şerîfte fırka-i nâciye, kurtuluş fırkası olarak bildirdiği tek bir itikâd mezhebi vardır. O da Ehl-i sünnet vel-cemâat mezhebidir.

İ’tikâdda mezhebimizin iki imâmı olan Mâtürîdî ve Eş’arî de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Bu iki büyük imâm, Selef-i sâlihînin yani Eshâb-ı kirâmın, Tabiînin, dört mezheb imâmının ve sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin nakil ve tevâtür yolu ile bildirdikleri îmân ve itikâd bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır.

İmâm-ı Eş’arî, İmâm-ı Şâfi’înin talebesi zincirinde bulunmakdadır. İmâm-ı Mâtürîdî de, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin talebeleri zincirinin büyük bir halkasıdır. Eş’arî ve Mâtürîdî, hocalarının itikâddaki müşterek olan mezheblerinden dışarı çıkmamış, farklı bir mezheb kurmamışdır.

Bu ikisinin ve hocalarının ve dört mezheb imâmının tek bir itikâdı vardır. Bu da (Ehl-i sünnet vel cemâ’at) ismi ile meşhûr olan itikâd mezhebidir. Bu fırkada bulunanların itikâdları, inanışları, Eshâb-ı kirâmın ve Tâbi’înin ve Tebe-i tâbi’înin inanışlarıdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfenin yazdığı, (Fıkh-ul-ekber) kitâbı da, Ehl-i sünnet mezhebini müdâfaa etmekdedir.

Her iki imâm, hep bu mezhebi yaydılar. Ehl-i sünnet itikâdının açıklamasında bu iki imâm meşhûr olmuş, sapıklara karşı ve eski yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savunmuşlardır. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin yaşadıkları zaman aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metodları ve tenkidleri birbirinden farklı olmuş, Ehl-i sünnet vel-cemâat itikâdını izah etmekte, farklı usûller tâkib etmişlerdir.

Mezhebsiz ve selefiler hariç bunlardan sonra gelen yüzbinlerle derin âlim ve velîler, bu iki yüce imâmın kitâblarını inceliyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir.

Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uygun doğru îmân, yalnız bu ikisinin bildirdiği îmândır. Fırka-i nâciyye olan Ehl-i sünnetin îmân bilgilerini yer yüzüne yayan, bu ikisidir.

Her müslümânın (itikâdda mezheb)in iki imâmından birine, yani (Mâtürîdî) veyâ (Eş’arî) mezhebine tâbi’ olması lâzımdır. Bu iki imâmdan birini taklîd etmek, insanı bid’at itikâddan kurtarır. Çünkü, (Ehl-i sünnet) âlimleri “rahime-hümullahü teâlâ”, aklın ermediği bilgilerde, yalnız Kur’ân-ı kerîme ve hadîs-i şerîflere uymuşlar, akıllarını yalnız bu ikisinin mânâlarını arayıp bulmakda ve anlamakda kullanmışlardır. Bu mânâları, Eshâb-ı kirâmdan, Onlar, Resûlullahdan öğrenmişlerdir. Bu âlimler de öğrendikleri kıymetli bilgileri kitâblarına yazmışlardır.

İmâm-ı Mâturî fıkıhta Hanefî mezhebine mensup, itikâdda İmâm-ı Ebû Hanîfe hazretlerinin yolunu, yöntemini, çizgisini takip eden bir âlimdir. Fakat günümüzde selefî olduklarını söyleyen bir kısım insanlar Mâturîdîlik’in dönüşüme, mutasyona uğramış bir Hanefîlik olduğunu iddia ediyorlar. Onlara göre, sanki Mâturîdîlik Hanefîlik’in dışında bir şeydir. Israrla bu ikisinin arasını açmaya çalışıyorlar. Hâlbuki İmâm-ı Mâturî’nin silsilesi birkaç koldan İmâm-ı Ebû Hanîfe hazretlerine ulaşmaktadır. Bu anlamda, İmâm-ı Mâturî’nin fıkhî tercihlerinde, görüşlerinde, istinbatlarında İmâm-ı Ebû Hanîfe hazretlerine muhalefet ettiği görülmemiştir. Aynı şekilde itikâdî konularda söylediklerini de göz önüne alındığında İmâm-ı Ebû Hanîfe ile İmâm-ı Mâturîdî arasında çok belirgin, çok bariz bir farklılık olduğunu söylemek mümkün değildir.

Cennet’e gireceği müjdelenen bu kurtuluş fırkası Ehl-i sünnetin İmâm-ı Mâtürîdî tarafından naklen bildirilen bilgilerine Mâtüridiyye mezhebi: Ebû Mansûr Mâtüridî’ye tâbi olanlara da Mâtürîdî denildi. Amelde Hanefî mezhebine tâbi olanlar, itikâdda Mâtürîdî mezhebine tâbi olmuşlardır.

İmâm-ı Mâtürîdî’nin naklen bildirdiği Ehl-i sünnet itikâdının başlıca esasları şunlardır:

Allahü teâlâ kadîm olan zâtı ile vardır. Herşeyi, O yaratmıştır. Birdir, ibâdete hakkı olan da O’dur. O’ndan başka hiçbir şey, ibâdet olunmaya lâyık değildir. Kâmil sıfatları vardır. Bu sıfatları; hayat, ilim, semi’, basar, kudret, irâde, kelâm ve tekvîn’dir. Bu sıfatları da ezelidir. Allahü teâlânın isimleri tevkifidir, ya’nî dînimizde bildirilen isimleri söylemek uygun olup, bunlardan başkasını söylemek yasak edilmiştir.

Kur’ân-ı kerîm Allah kelâmıdır, O’nun sözüdür. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmi harf ve kelime olarak gönderdi. Bu harfler mahlûktur. Bu harf ve kelimelerin ma’nâsı, kelâm-ı ilâhiyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur’ân denir. Bu harf ve kelime kalıpları içinde kelâm-ı ilâhi olan Kur’ân mahlûk değildir. Allahü teâlânın öteki sıfatları gibi ezelîdir, ebedidir.

Allahü teâlâyı mü’minler Cennette, cihetsiz olarak ve karşısında bulunmayarak ve nasıl olduğu anlaşılmayarak ve ihatasız, ya’nî şekli olmıyarak görecektir. Nasıl görüleceği düşünülemez. Çünkü O’nu görmeği akıl anlıyamaz. Allahü teâlâ, dünyâda görülemez. Bu dünyâ ve insanın bu dünyâdaki yapısı, O’nu görmek ni’metine kavuşmağa elverişli değildir. Dünyâda görülür diyen yalancıdır. Hazret-i Mûsâ (aleyhisselâm) peygamber olduğu hâlde bu dünyâda göremedi. Peygamberimiz mi’râc gecesinde gördü ise de, bu dünyâda değildi. Dünyâdan çıktı, âhirete karıştı. Cennete girdi ve orada gördü.

Allahü teâlâ, insanları yarattığı gibi, insanların işlerini de, O yaratıyor. İyi ve kötü işlerin hepsi O’nun takdîri, dilemesi iledir. Fakat iyi işlerden râzıdır, fenâlardan râzı değildir. İnsanın yaptığı işde, kendi kuvveti de te’sîr eder. Bu te’sîre “kesb” denir.

Peygamberler, Allahü teâlâ tarafından seçilmiş, gönderilmiş insanlardır. Onların Allahü teâlâdan getirdiği her haber doğrudur, yanlışlık yoktur.

Kabir azâbı, kabrin sıkması, kabirde Münker ve Nekir denilen meleklerin soru sorması, kıyâmette herşeyin yok olacağı, göklerin yarılacağı, yıldızların yollarından çıkıp dağılacakları, yer küresinin, dağların parçalanması ve herkesin mezardan çıkması, mahşer yerinde toplanması, ya’nî rûhların cesetlere gelmesi, kıyâmet gününün zelzelesi, o günün dehşeti, korkusu ve kıyâmette suâl ve hesap, iyiliklerin ve günahların oraya mahsûs bir terazi ile tartılması, Cehennem üzerinde sırat köprüsünün bulunması vardır. Bunların hepsi olacaktır.

Mü’minlere mükâfat ve ni’met için hazırlanmış olan Cennet, kâfirlere azâb için hazırlanmış Cehennem şimdi vardır. Her ikisini de Allahü teâlâ yoktan var etmiştir. Cennet ve Cehennem ebedi, sonsuz kalınılacak yerdir. Zerre kadar imânı olan ve bu îmân ile âhırete göçen Cehennemde ebedî (sonsuz) kalmıyacaktır.

İbâdetler imâna dâhil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tenbellikle yapmayan kâfir olmaz. Mü’min ne kadar büyük günah işlerse işlesin imânı gitmez. Ancak farzlara ve haramlara, olduğu gibi inanmak lâzımdır. Emîr ve yasaklardan herhangi birine inanmamak veya hafife almak veya alay etmek, değiştirmeğe kalkışmak imânı giderir ve sonsuz olarak Cehennemde yanmağa sebep olur.

Halifelikten konuşmak, dinin esas bilgilerinden değildir. Dört halifenin yüksekliği halifelik sıralarına göredir. Eshâb-ı kiramın hepsini istisnasız sevmek ve hürmet etmek lâzımdır. Hepsi âdil ve din ilimlerinde müctehid idiler.

Muhammed’e (aleyhisselâm) îmân edenler, başka peygamberlerin ümmetinden daha üstündür.

Matem tutmak, dinde yoktur. Üzülmek başka, matem tutmak başkadır. Hadîs-i şerîfte Peygamberimiz: “İki şey vardır ki, insanı küfre (imânın gitmesine) sürükler. Birisi, bir kimsenin soyuna sövmek, ikincisi, ölü için matem tutmaktır” buyurdu.

Resûlullaha, Eshâb-ı kirâma, Tabiîne ve evliyâya tevessül ederek, ya’nî onları vesîle ederek duâ etmek, duânın kabûlüne sebep olur.

Dîni delîller müctehidler için dörttür: Kitap, Sünnet, icmâ-i ümmet, Kıyâs-ı fukâha. Avamın delîli müctehidin fetvâsıdır.

Tenasühe, ya’nî ölen insanın rûhunun başka bir çocuğa geçerek, tekrar dünyâya gelmesine inanmak, dîne aykırıdır. Böyle inananın imânı gider.

Kıyâmet günü Allahü teâlânın izni ile iyiler kötülere şefaat edecek, araya girecektir. Peygamberimiz (aleyhisselâm): “Şefaatim ümmetimden günahı büyük olanlaradır” buyurdu.

Peygamberin mu’cizesi, evliyânın kerâmeti ve sâlih mü’minlerin firâseti haktır. Evliyânın kerâmeti, vefâtından sonra da devam eder.

Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır. Bid’at, dinde sonradan yapılan şey demektir. Peygamberimiz (aleyhisselâm) ve dört halifesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra dinde meydana çıkarılan, itikâd ve ibâdet olarak yapılmağa başlanan değişikliklerdir ve büyük felâkettir.

Mest denilen ayakkabı üzerine mesh ederek (ıslak el ile dokunarak) abdest alınır. Çıplak ayak üzerine mesh edilmez.

Ebû Mensûr-i Mâtüridî, irâde-i cüz’iyye hakkında buyurdu ki: “İrâde-i cüz’iyye, bir varlık değildir. Var olmıyan şey, yaratılmış olmaz. İrâde-i cüz’iyye, kullarda bir hâldir. Kuvveti, bir şeyi yapmak ve yapmamakta kullanmaktır. Kullar, irâde-i cüz’iyyelerini kullanmakta serbesttir. Mecbûr değildir.”

Bu mezhebe göre şeytana ve ona uynalara; irâde, bende bir hâldir. İyiliğe kullanırsam Allahü teâlâ iyiliği yaratır. Kötülüğe sarf edersem, onu yaratır. Eğer sarf etmezsem, ikisini de yaratmaz, diye cevap verilir.

Allahü teâlânın, kul irâde etmeden de, yaratması caiz ise de, ihtiyâri olan işleri yaratmağa, kulların irâdelerini sebep kılmıştır. İrâde-i cüz’iyyemizin sebep olması da, Allahü teâlânın irâdesi iledir. Kul, bir iş yapmak irâde edince, Allahü teâlâ da, o işi irâde ederse, o işi yaratır. Kul irâde etmezse, itiyârî olan o işi yaratmaz. Şu hâlde, kul irâde-i cüz’iyyesini ibâdete sarf ederse, Allahü teâlâ, ibâdeti yaratır. Eğer günahlara sarf ederse, günahları yaratır. O zaman kul, dünyâda fenâ olur, âhirette azâb görür. Böyle olduğunu bilen bir kimseye, şeytan birşey diyemez.

“Siz, ancak Allahü teâlânın dilediğini arzu edersiniz!” meâlindeki âyet-i kerîmenin ma’nâsını, Ebû Mensûr-i Mâtüridî şöyle açıklıyor: “İhtiyârî işleriniz, yalnız sizin irâdenizle, olmaz. Sizin irâdenizden sonra, Allahü teâlâ da, o işi irâde edip yaratır.”

GÜLMEMİN SEBEBİ BUDUR

Abbasi Halîfesi Mütevekkil, sâlih bir kimse idi. Bir gün, sırçadan, camdan yapılmış olan, alt ve üst tarafından su akan sarâya girmişti. Yakın adamları ve nedîmleri, sohbet dostları da yanında idi. Oturup sohbet ederlerken, güldü. Yanında bulunanlar, “Allahü teâlâ seni hep güldürsün, ey mü’minlerin emîri, gülmenizin sebebi nedir?” dediler.

Halifenin, bozuk mutezile itikâdlı kardeşi Vâsık da o sohbet meclisinde yakın dostlarıyla oturuyordu. Mütevekkil, yakın adamlarına hitâben, “Kur’ân-ı kerîmin mahlûk olup olmaması husûsunda çok titiz davrandım. Halkı bu fikre davet ettim. Bir kısmı benim sâhib olduğum mâl ve mevkime bakıp kabûl ettiler. Bazıları da hapsedildikten ve çok zorlandıktan sonra kabûl ettiler. Bir kısmı ise dinde ve veradaki kuvvetleri sebebiyle kabûl etmediler... Bu hususta kalbime bir şüphe geldi. Bu itikâdı terk etmeyi ve bu mesele ile uğraşmamayı istiyorum” dedi.

Kur’ân-ı kerîm mahlûktur diye inanan ve bu mes’ele üzerinde çok duran İbni Ebî Dâvüd da orada idi. O, bu meselede çok ileri gitmişti.

“Ey mü’minlerin emîri! İhyâ ettiğin meseleyi söndürmek mi istiyorsun?” dedi. “Senden evvelkilerin yapmadığını sen yaptın. Bu mesele üzerinde durduğun için, Allahü teâlâ sana hayırlı karşılıklar versin” dedi ve bu mesele hakkında çok mübâlağa etti. Vâsık’ın bu mutezîle itikâdından dönmesinden korktu. Tam o anda Vâsık da, “Haydi bu husûsta Allahü teâlâya ahd edelim” deyiverdi.

Bunun üzerine İbni Ebû Dâvüd, “Eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ beni ölmeden önce dünyâda felç etsin” dedi. Orada bulunanlardan biri de, Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, benim vücûduma demir çiviler batsın dedi. Bir başkası, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ benim bedenime fenâ koku versin. Tanıyan tanımayan benden bu kötü koku sebebiyle kaçsın, dedi. Bir başkası, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ beni denizde boğsun, dedi. Vâsık ise, eğer Kur’ân-ı kerîm mahlûk değilse, Allahü teâlâ benim vücûdumu dünyâda da âhirette de yaksın, dedi...

Hâlife Mütevekkil bunları anlattıktan sonra, o günleri hâtırladım, işte gülmemin sebebi budur, dedi.

Kur’ân-ı kerîm mahlûktur diyerek, sapık inançlarında ısrâr eden ve Allahü teâlâ ile ahd edenlerin her birinin sonu gerçekten de söyledikleri gibi oldu. Ahd etdikleri şey başlarına geldi.

------------------------------

1) Fevâid-ül-behiyye fî-terâcim-il-hânefiyye, 95, 195

2) Esmâ-ül-müellifîn, II, 21

3) Miftâh-üs-se’âde, II, 21

4) İşârât-ül-merâm an ibârât-il-imâm, 23

5) Kitâb-üt-tevhîd mukaddimesi

6) Nazm-ül-feraid, 16

7) Kitâb-ül-ensâb, 498

8) İthâf-üs-se’âde, II, 5

9) Tâc-üt-terâcim, 59

10) Tabakât-ül-fukahâ, 72

11) Ketâib-il-a’lâm il-ahyâr, V, 130

12) Kitâb-ü't-Tevhîd, 607

13) Te'vîlât, vr. 93a, 93b

14) Ravzatü'l-ulemâ, nr. 2635, vr. 6a.

15) Mecmûü'l-havâdis ve'n-nevâzil, nr. 547, vr. 316

16) İlcâm-ül-avâm, 5

17) Nesefî, Tabsıra, I, 356-359, 471; II, 831-832

18 İbni Yahyâ, v. 18b, 19a, 160b, 161b, 162a

19) Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, 3

20) Kefevî, vr. 105a, 129

21) Zebidî, c. II, s. 5

22) Hâsirî, v. 251a, 251b

23) Pezdevî, 3, 101

24) Nesefî, el-Kand, s. 293

25) Sem‘ânî, el-Ensâb, VI, 115

26) Rustuğfenî, Fevâid, 302a, 313b, 315a, 317a

27) Cemâl el-Karşî, el-Mülhakât bi’s-surâh, I, 131

28) Mîr Abdülevvel Nîşâbûrî, Melfûzât-ı Ahrâr, s. 208

29) el-Hidâye şerhu Bidâyeti’l-mübtedî, III, 115, 144

30) Mehâsinü’l-İslâm, s. 17, 87, 96

31) Hadîkatü’l-ârifîn, nr. 11838, vr. 89a.

32) Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr, nr. 3893, vr. 102a

33) Metûbât- Rabbânî, I, 443

34) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, 439, 491, 1094

35) Fâideli Bilgiler, 44

36) Herkese Lâzım Olan Îmân, 56

37) İslâm Ahlâkı, 29, 30, 192

38) Eshâb-ı Kirâm, 92

39) Şevâhid-ün Nübüvve, 445-446

40) Yeni Rehber Ansiklopedisi, ,

41) İslâm Tarihi Ansiklopedisi, IV, 69-70

42) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi, I, 669

*****************************

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İmâm-ı Mâturîdî hazretlerinin hocalarının biyografileri:

1. Muhammed bin Mukâtil Râzî: İmâm Muhammed’in talebesidir. Ayrıca babasından ve Ebû Muti' Belhî'den okumuştur.Bir müddet Rey şehrinde kadılık yapmış ve orada, Hanefî mezhebini yaymak için çalışmıştır. Râzî, Tirmizî ve Buharî gibi pek çok kimseye ders okutmuştur. 248 (m. 862) vefât etmiştir.

2. Ebû Nasr-ı İyâd: Ahmed bin Abbas bin Hüseyin İyâd, Mâtürîdî’nin hem hocası hem de ders arkadaşıdır. Mâtüridî'nin hocası olmasma rağmen, her ikisi de Ebû Bekr Cürcânî'nin derslerine devam ederlerdi. 260 (m. 874) vefât etmiştir.

Nesebi, Ebû Nasr Ahmed bin Abbas bin Hüseyin bin Cebele bin Galib bin Câbir bin Nevfel bin İyâd bin Yahya bin Kays bin Sa'd bin Ubâdetü'l-Ensârî’dir.

Zeki, akıllı, anlayışlı, sabırlı ve vera sahibi eşsiz bir âlim ve kahraman olan Ebû Nasr-ı İyâd, henüz yirmi yaşında iken Semerkand'a kadı tayin edildi.

Usûl ve furû' ilminde devrinin imâmı kabul edildi. Kelâm ve fıkıh sahasında hepsi Mâtürîdî’nin akranı olan 40 kadar öğrenci yetiştirdi. Bulunduğu bölgede İslâm’ın yerleşmesi için büyük çabalar göstermiştir. Bu maksatla sık sık savaşlara katılmıştır. Akranı olan kırk kadar mücahidin yanında Türk beldeleri civarında bulunan, gayri müslimlerle yaptıklan muharebede şehid oldu.

Ebû Nasr-ı İyâd yaşadığı bölgede Ehl-i Sünnet dışı olan Mu’tezile ve Neccariyye gibi fırkalarla mücadele etmiştir. Muhalif kimselerle pek çok tartışmalara katıldı ve görüşlerini başarılı bir şekilde savundu. Mâtürîdîlik yolunun oluşmasında öncülük etmiş, Ebû Hanife’nin yolunda yürüyerek bütün bid’at fırkalarını reddetmiştir.

260 (m. 874)’de vefat etmiştir. Ebû Ahmed ve Ebû Bekr adında iki çocuğu vardı.

Vefatından az önce, Mesâil-ü'l-Aşr-i'l-îyâdîyye diye bilinen eserinde Mutezileye muhalif görüşlerini on maddede toplayarak bastırmış, çoğaltmış ve Semerkand sokaklarında dağıttırmıştır.

Ebû’l-Mu‘in Nesefî onun hakkında, “Onun Allah’ın sıfatları konusunda yazdığı kitabı ve orada Mu‘tezile ve Neccâriyye’nin görüşlerinin yanlışlığı, Ehl-i Hakk’ın görüşlerinin doğruluğu konusunda getirdiği delilleri gören, onun ne kadar büyük bir âlim olduğunu kolayca anlar” demektedir.

Nesefi der ki: “Ebû Nasr-ı İyâd şehid düştüğünde, içlerinde Ebû Ahmed ve Ebû Bekr adlarında âlim iki oğul ile Ebû Mânsur Mâturîdî ve Hakîm Semenkandî gibi mümtâz talebelerinin bulunduğu kırk kadar yetişmiş irfân sahibi âlimler bırakmıştı."

Eserleri: Meselet-ü’s-Sıfat (Allah’ın Sıfatları hakkındadır.), Aşr Mesail min Asli’d-Din.

3. Ebû Bekr Muhammed bin Yemân Semerkandî: Fıkıh ve kelâm âlimidir. O dönemde ortaya çıkan Muhammed bin Kerrâm ve taraftarına ilk reddiye yazan müelliflerden birisidir. 268 (m. 881)’de vefât etti.

4. Ebû Bekr Ahmed bin İshâk bin Salih Cürcânî: Hanefi fıkıh ve kelâm âlimi. İmâm-ı Muhammed’in talebesi Ebû Süleyman Cürcânî’nin öğrencisidir. Onun da en önde gelen talebesi, Ebû Nasr-ı İyâd'dır. Tahminen 250 (m.864) senesinde vefât etti.

Eserleri: el-Fark ve’t-Temyîz, Kitab-üt-Tevhîd, Kitab-üt-Tevbe’dir.

5. Nusayr bin Yahya Belhî: Şeybânî’nin öğrencisi Ebû Süleyman Cürcânî’nin talebesidir. Fıkıh ve kelâm alimi olup zahid idi. Hanefî mezhebinin Belh’de yayılmasına hizmet etmiştir. Ebû Hanife'nin el-Fıkh-ul-Ebsât’ını, Ebû Muti' el-Belhî tarikiyle rivayet etmiştir. 268 (m. 881) vefât etmiştir.

6. Ebû Bekr Muhammed bin Ahmed bin Recâ Cürcânî: Ebû Süleyman Cürcânî’nin talebesidir. Nişabur kadılığı yapmıştır. Fıkıh âlimidir. Horasan’da Belh yakınlarında bir kasaba olan Cürcân’da doğmuştur. 285 (m. 898) vefât etmiştir.

Önde gelen talebelerinin biyografileri:

1. Hakîm Semerkandî: Künyesi Ebü’l-Kâsım’dır. Nesebi, İshak bin Muhammed bin İsmail Hakîm Semerkandî’dir. Tefsir, fıkıh ve kelâm âlimidir. Tasavvuf ehli, hikmet sahibi bir zâttır. Semerkand valiliği yapmıştır. 340 (m. 951 veya 342 (m. 953) vefât etti.

Eserleri: Risâle fî Beyâni Enn-e’l-Amele Cüz’ün Min-e’l İmân, er-Red alâ Ashâbi’l-Hevâ (Kitab-üs-Sevâdi’l-A’zam Alâ Mezhebi’l-İmâm-i’l-Â’zam). Bu eseri 4 kere basılmıştır. Eser Ayni Efendi tarafından 1258’de Türkçeye tercüme edilmiştir.

2. Ali bin Saîd Ebû’l Hasan Rustağfenî: Hanefi fıkıh ve kelâm alimidir. Mâtürîdî’nin önde gelen talebelerindendir. Mâtürîdî’nin özel yetiştirdiği talebesidir. Mâtürîdî’den İmâm-ı Muhammed’in “Mebsut” adlı eserinin tamamını ve “Câmi’u’l-Kebîr”i zekât bölümüne kadar okumuştur. 345 (m. 956) vefât etti.

Eserleri: İrşad-ü’l Muhtedi fi Usul-i’d-din, Zevâid ve’l Fevâid fi Envâ’il-Ulûm Beyân-üs-Sünne ve’l Cemâ’a Kitab bi’l Hılaf ve Fetevâ, el-Esile ve’l-Ecvibe.

3. Ebülleys-i Ebülleys-i Semerkandî: Ebülleys Nasr bin Muhammed bin Ahmed bin İbrâhim Buharî Semerkandî 373 (m. 983) vefât etti.

Nasr bin Muhammed,        hanefî fıkh ve tefsîr âlimidir. (Bostân-ül’Ârifîn), (Tenbîh-ül-gâfilîn), (Mukaddime) kitâbları meshûrdur. (Ebülleys tefsîri)nin türkçe Mûsâ İznikî tercümesi m. 1983’de basılmışdır.

Ebülleys-i Semerkandî diyor ki, “Üç kimsenin duâsı kabûl olmaz: Harâm yiyenin, gıybet edenin, hased edenin.”

4. İshâk bin Muhammed bin İsmâîl Ebû’l‐Kâsım Semerkandî.

5. Abdülkerîm Pezdevî: Nesebi; Ebû Muhammed Abdülkerim bin Mûsâ bin İsâ Pezdevî’dir. Kelâm ve fıkıh âlimidir. Ulemâ bir aileye mensuptur. Ebû’l-Usr [Fahr-ül-İslâm] Pezdevî ve kardeşi Ebû’l-Yüsr Pezdevî’nin dedesinin babasıdır. 390 (m. 1000) senesi Ramazan ayında vefat etti.

6. Ebû Ahmed İyâd: Nesebi; Ebû Ahmed bin Ebî Nasr Ahmed bin Abbâs İyâd’dır. Ebû Nasr-ı İyâd’ın oğludur. Fıkıh ve kelâm âlimidir.

Babasının şehid düşmesinden sonra esaretten kurtulup Semerkand’a döndüğünde, Dârul-Cürcâniyye’nin başına geçti.

Hakîm Semerkandî, onu; “Yüz yıl içerisinde Horasan ve Maverahünnehir’de Ebû Ahmed İyâd gibi âlim, fakih, edip, diline, kişiliğine, iffetine, takvasına güvenilen bir kişi çıkmamıştır” diyerk medhetmiştir.

7. Ebû Bekr-i İyâd: Ebû Nasr-ı İyâd’ın oğludur. Halk tarafından sevilip sayılan bir kimseydi. Kendisine ve kardeşine babalarından ilim ve takva miras kalmıştır.

Şerhu Cümel-i usûl’de geçen bir rivâyete göre, Ebû Bekir İyâd vefat edince, onun hakkında, fakih Abdüssamed bin Ahmed Erbincenî, Mâtürîdî’nin şu sözünü nakletmiştir: “Dinî ilimleri ve hükümleri öğretme hususunda bu ümmetin âlimleri, geçmiş peygamberler gibidir. Geçmişte bir peygamberin devri sona erip çözülmesi gereken mes’eleler ortaya çıkınca, o mes’eleyi çözecek bir âlim kalmadığında, yeni bir peygamber gönderildiği gibi, bu ümmetin içinde de her asırda, vefat eden fakihlerin yerine, yeni âlimler gelir; çünkü Allah’ın, insanları yol göstericilerden mahrum bırakması düşünülemez.”

Hâvî'de geçen bir rivayette; Ebû Bekr-i İyâd'a, “Bir kimsenin Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâat mezhebinden olduğu nasıl anlaşılır” diye sorulunca, şöyle cevap verdi: "Onun ilmi Allahü teâlâ'nın kitabına, Resûlü'nün sünnetine ve selef-i salihînin söylediklerine uyuyorsa o kimse Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat mezhebindendir." Bu sebeple, İbni Yahya, Ebû Bekr- İyâd’iyi, "Ehlü Sünnet ve'l-Cemaat mezhebinin bayraktarıydı" şeklinde medhetmiştir.

Ebû Bekr-i İyâd, vefâtından kısa bir süre önce yazdığı ve ehl-i sünnet itkâdının temelini oluşturan on maddenin yer aldığı itikâdı anlatan “Mesâil-ü'l-Aşri'l-İyâdiyye” adlı eserini, halkın onu, benimseyip koruması, "nefsin arzularından ve bid'atler"den ve özellikle de Mutezilî fikirlerden uzak durması için talebelerini görevlendirdi. Onlar da Semerkand sokaklarınını adım adım gezerek insanlara anlattılar.

İtikâdın aslını oluşturan on mesele (aşr-u mesâ’îl) şunlardır:

1. Kulların fiillerinin yaratıcısı, Allahü teâlâ'dır. Kulların fiileri, Allah'ın kazâsı ve dilemesiyle meydana gelmektedir.

2. Allahü teâlâ hâlık (yaratıcı)'dır, O'nun ezelî ilim sıfatı vardır. Bu sıfatlar, Allah'ın ne aynı, ne de gayrıdır.

3. Allahü teâlâ âhirette, idrak ve ihata olmaksızın görülecektir. Ancak Allahü teâlâ rü'yeti, dilediği kullarına dilediği şekilde lütfedecektir.

4. Kur'ân-ı kerîm, Allahü teâlâ'nın kelâmı olup, mahlûk (yaratılmış) ve muhdes (sonradan olmuş) değildir.

5. Büyük günah işleyen mü’minlerin ahvâli, Allahü teâlânın irâdesi ve takdirindedir. Allah dilerse, lütfüyle muamele ederek onları bağışlar, dilerse adaletiyle muamele ederek onlara günahları miktarınca azap eder. Sonuçta cezasını çeken mü’minleri, Cennetine sokar.

6. Kullar için faydalı olsun veya olmasın, Allah, dilediğini dilediği şekilde yapma gücüne sahiptir. O, yaptıklarından sorumlu değildir, fakat kullar sorumludur.

7. Peygamber efendimiz hazret-i Muhammed Mustafa (sallallahü aleyhi ve sellem), büyük günâh işleyen mü’minlere şefaat edecektir.

8. Kabir azabı haktır.

9. Allah'ın, duaları kabul edeceği ümit edilir. Duada hikmet ve fayda vardır.

10. Kader, hayır da olsa şer de olsa, Allah'tandır.

Hâsirî, bu on maddeyi o dönemin Semerkand Hanefilerinin temel prensipleri olarak görmekte ve bunlara inanmayanları "sahib-i şer ve bid'at ehli diye nitelemektedir.

------------------------------

1) Fevâid-ül-behiyye fî-terâcim-il-hânefiyye, 95, 195;

2) Esmâ-ül-müellifîn, II, 21;

3) Miftâh-üs-se’âde, II, 21;

4) İşârât-ül-merâm an ibârât-il-imâm, 23;

5) Kitâb-üt-tevhîd mukaddimesi;

6) Nazm-ül-feraid, 16;

7) Kitâb-ül-ensâb, 498;

8) İthâf-üs-se’âde, II, 5;

9) Tâc-üt-terâcim, 59;

10) Tabakât-ül-fukahâ, 72;

11) Ketâib-il-a’lâm il-ahyâr, V, 130;

12) Kitâb-ü't-Tevhîd, 607;

13) Te'vîlât, vr. 93a, 93b;

14) Ravzatü'l-ulemâ, nr. 2635, vr. 6a;

15) Mecmûü'l-havâdis ve'n-nevâzil, nr. 547, vr. 316;

16) İlcâm-ül-avâm, 5;

17) Nesefî, Tabsıra, I, 356-359, 471, II, 831-832;

18 İbni Yahyâ, v. 18b, 19a, 160b, 161b, 162a;

19) Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, 3;

20) Kefevî, vr. 105a, 129;

21) Zebidî, II, 5;

22) Hâsirî, v. 251a, 251b;

23) Pezdevî, 3, 101;

24) Nesefî, el-Kand, 293;

25) Sem‘ânî, el-Ensâb, VI, 115;

26) Rustuğfenî, Fevâid, 302a, 313b, 315a, 317a;

27) Cemâl el-Karşî, el-Mülhakât bi’s-surâh, I, 131;

28) Mîr Abdülevvel Nîşâbûrî, Melfûzât-ı Ahrâr, 208;

29) Hidâye şerhu Bidâyeti’l-mübtedî, III, 115, 144;

30) Mehâsinü’l-İslâm, 17, 87, 96;

31) Hadîkatü’l-ârifîn, nr. 11838, vr. 89a;

32) Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr, nr. 3893, vr. 102a;

33) Ali bin Yahya Buhârî Zendevistî, Ravdatü'l-ulemâ, Süleymaniye Ktp., Fatih, nr. 2635, vr. 6a;

34) Ahmed bin Mûsâ el-Keşî, Mecmû-ü'l-havâdis ve'n-nevâzil, Süleymaniye Ktp., Yeni Câmi, nr. 547, vr. 316;

35) Te’vilâtü Ehli’s-Sünne, I, 80-81;

36) İthâfü's-sâde, II, 5;

37) Ebü'l-Yüsr Pezdevî, 3;

38) Necmeddin Nesefî, 32, 293;

39) Ensâb, XII, 3;

40) Beyazi, 21-23;

41) Nesefî, Tabsıra, I, 356-358, 470, 471;

42) Kureşî, Cevâhir-ül-Mudîe, I, 4, II, 144;

43) Taşköprüzâde, Ahmed Efendi, Mevdüat-ül-Ulûm, I, 595-596;

44) Zebîdî, II, 5;

45) Leknevi, Fevdid-ül-Behiyye, 202;

46) Fevâid, v. 317a;

47) Metûbât- Rabbânî, I, 443;

48) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, 439, 491, 1094;

49) Fâideli Bilgiler, 44;

50) Herkese Lâzım Olan Îmân, 56;

51) İslâm Ahlâkı, 29, 30, 192;

52) Eshâb-ı Kirâm, 92, 327;

53) Şevâhid-ün Nübüvve, 445-446;

54) Yeni Rehber Ansiklopedisi, ;

55) İslâm Tarihi Ansiklopedisi, IV, 69-70;

56) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi, I, 669.

İletişim

İletişim formunu kullanabilir ya da aşağıdaki e-posta adresimiz aracılığı ile istekte bulunabilirsiniz. E-Posta : bilgi@mybelovedprophet.com
Instagram'da Takip Edin!

Telif Hakkı 2020 My Beloved Prophet.