Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn

Eshâb-ı kirâm’ın en büyüklerinden ve Peygamberimiz efendimizin dâmâdı, üçüncü halifesi. Resûlullah’ın halası olan Bîda, hazret-i Osmân’ın anasının anasıdır. 577 senesinde Mekke’de doğdu. 35 (m. ) senenin Zilhicce ayında, Kur’ân-ı kerîm okurken şehîd edildi.

Babası Affân olup, Kureyş kabilesinin Benî Ümeyye kolundandı. Hazret-i Osman’ın soyu, Abd-i Menafta Peygamberimizin (aleyhisselâm) temiz nesebi ile birleşir. Ebül’âs bin Ümeyye bin Abd-i Şems bin Abd-i Menâf torunudur. Dünyada iken Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Resûlullahın iki kızını aldığı için (Zinnûreyn) denir. Hazret-i Ömer’den sonra üstünlük sırası, Hazret-i Osman-ı Zinnûreyn’e gelir. Onun hilâfeti de ümmetin icmâ’ı ile sâbittir. Hazret-i Rukayye’den Abdullah isminde bir oğlu olmuş ve bu sebeble Ebû Abdullah künyesi ile de tanınmıştır.

Çok zengin tüccâr idi. Bütün malını ve mülkünü Resûlullah için fedâ etdi, dîn-i islâm için sarf etdi. Allah yolunda evini, barkını, malını, mülkünü ve ticâretini bırakıp Habeşistâna hicret etdi. Hilm ve hayâ ile meşhurdur. Melekler bile hayâ ederdi.

Orta boylu, gür sakallı, sarışın güzel yüzlü, doğan burunlu, buğday benizli, şanlı bir zât idi. Sallanan dişlerini altın tel ile sardırmışdı.

Hazret-i Osman, Peygamber efendimizin vahiy kâtiblerinden idi. Güzel yazar, güzel konuşur ve çok kuvvetli bir hatîb idi. Kur’ân-ı kerîmi çok okur, ondan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur’ân-ı kerîmi hıfzı (ezberi) çok kuvvetli idi. Namazda bir rek’atte bütün Kur’ân-ı kerîmi okuyan dört kişiden biri de Hazret-i Osman’dır. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir.

Hazret-i Osman, ilk müslüman olanların beşincisidir. Talha ve Zübeyrden önce îmâna geldi. Müslüman olmadan önce ticâret ile uğraşırdı. Zengin bir tüccâr olup, mükemmel ve zarif bir cemiyet insanı idi. Kabilesi arasında geniş bir çevresi ve büyük itibarı vardı. İslâmiyet gelmeden önce Hazret-i Ebû Bekir ile yakın arkadaş ve dost idi. Ona karşı içten bir sevgi duyar, iş husûsunda da görüşüp konuşurlardı. O da Hazret-i Ebû Bekir gibi cahiliyet devrinin kötülüklerinden uzak durmuştur. Zinâ yapmadı ve hiç içki içmedi.

Hazret-i Osmân, her sıkıntıda mal ile imdâda yetişmekde ve hayâda ve gadabını yenmekde ve tahâret, kırâet ve fakîrlere yardımda cümleden ileri idi.

Hazret-i Ebû Bekir müslüman olduktan sonra, Hazret-i Osman da onun teşviki ile müslüman oldu. Müslüman oluşunu kendisi şöyle anlatır:

“Benim kâhin bir teyzem vardı. Bir gün onun evine varmıştım. Bana dedi ki: “Sana bir hatun nasîb olacak ki, ne sen ondan önce bir hatun görmüş olursun, ne de o, senden önce bir erkek görmüş olur. Güzel yüzlü ve zahide bir hatun olup, bir büyük Peygamber kızı olsa gerektir.” Ben teyzemin bu sözüne hayret ettim. Çünkü, peygamber olarak bildiğim kimse yoktu. Hiç ortada böyle bir şey yok iken, teyzem bunları nereden çıkartmıştı. Şunu da biliyordum ki, teyzem pek çok lâf etmezdi. Benim hayretler içinde kendisine baktığımı görünce yine bana dedi ki: “Bir peygamber geldi. O’na gökten vahiy gelmeye başladı. Sen O’nu bulmakta güçlük çekmiyeceksin!” Ben dedim ki: “Ey teyzem, hep sır olan şeyler söylüyorsun. Beni meraklandırıyorsun. Sözlerini biraz açarak beni meraktan kurtar.” O zaman teyzem dedi ki: “Muhammed bin Abdullah’a peygamberlik geldi. Halkı dine davet eder. Çok zaman geçmez ki, sen O’nun dînine girer kurtulursun. O’nun dîni ile âlem nurlanır. O’nun dîni, bütün âlemi aydınlatacaktır.”

Teyzemin bu sözleri, bana çok tesir etti. Endişeye düştüm. Ebû Bekir ile, aramızda büyük bir dostluk vardı. Birbirimizden hiç ayrılmazdık. Bu meseleyi görüşmek üzere, iki gün sonra hemen Ebû Bekir’in yanına gittim. Teyzemin söylediklerini O’na söyledim. Ebû Bekir bana dedi ki: “Teyzen doğru söylemiş. Yâ Osman! Sen akıllı bir kimsesin. Hiç görmez ve işitmez ve bir şeye fayda ve zarar vermez olan bir şeye nasıl tapınılır? Bu bir kaç taş ilâhlığa nasıl lâyık olur?” Ben, “Doğru söylüyorsun, teyzemin sözü gerçektir” dedim. O da; “Merak etme, artık bize hak yolu gösteren zât geldi. Ben kendisinin peygamber olduğuna inandım, îmân ettim. Gel seni de huzûruna götüreyim, sen de îmân et!” dedi.

Hazret-i Ebû Bekir, Osman’a İslâmiyeti anlattıktan sonra O’nu Resûlullah’ın huzûruna götürdü. Peygamberimiz, Hazret-i Osman’a şöyle buyurdu:

“Yâ Osman. Hak teâlâ seni Cennete misâfirliğe davet eder. Sen de icabet eyle, bu da’veti kabûl et! Ben bütün insanlara hidayet rehberi olarak gönderildim” Hazret-i Osman Resûlullah’ın yüksek halleri ve güler yüzle söylediği sözler karşısında kendinden geçip, büyük bir şevk ve teslimiyetle “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh” deyip müslüman oldu. Sonra da daha önce Şam’a gittiği sırada gördüğü bir rüyayı şöyle anlattı: “Yâ Resûlallah! Biz Mean ile Zerkâ denilen yer arasında idik. Bir ara orada uyumuşduk. O sırada “Ey uyuyanlar. Uyanın. Ahmed (aleyhisselâm) Mekke’de zuhur etti.” diye nidâ eden bir ses işittik. Mekke’ye gelince teyzem bana sizin Peygamber olarak gönderildiğinizi haber verdi.”

Teyzem, müslüman olduğumu duyunca çok sevinip aşağıdaki şiiri okuyarak yanıma geldi:

Sözlerim sebebiyle, Hak teâlâ Osman’a

Doğru yolu gösterdi, hidâyet verdi ona.

Kendi fikrini bırak, uy Resûlün fikrine,

Her sözü doğru olan, Allahın Resûlüne.

Hak dîni ile gönderilen, iki kızını nikahladı ona,

Ufukda mecz olan ayla güneş gibi oldu.

Hazret-i Osman müslüman olduktan sonra, diğer müslümanlar gibi o da çeşitli işkencelere uğradı. Bilhassa amcası tarafından çok işkence yapıldı. Müslüman olduğu için amcası, onu ip ile belinden ağaca bağlayıp, yoruluncaya kadar kırbaç ile döverdi. O bütün işkencelere sabreder hep kelime-i şehâdet okurdu. Müslüman olduktan sonra, Peygamberimizin kızı Rukayye ile evlendi. Peygamberimizin kızları Rukayye ve Ümmü Gülsüm daha önce Ebû Leheb’in oğulları Utbe ve Uteybe ile nişanlanmışlardı. Peygamberimiz, insanları müslüman olmaya davete başlayınca, Ebû Leheb düşmanlık etmeye başladı. Oğulları da düşmanlık edip, Resûlullah’ın kızlarını almaktan vazgeçtiler. Böylece Resûlullahı sıkıntıya düşürmek istediler. Bunun üzerine vahiy gelerek Rukayye Hazret-i Osman’a nikâh edildi. Rukayye, Bedr Savaşı’ndan sonra vefât edince, Peygamberimizin diğer kızı Ümmü Gülsüm de Hazret-i Osman’a nikâh edildi. Bu bakımdan O’na Peygamberimizin iki kızıyla evlenme ni’metine kavuşmuş olduğu için iki nûr sahibi manasına “Zinnûreyn” denilmiştir.

Hazret-i Osman müslüman olunca, müşrikler tarafından yapılan işkencelere uzun zaman tahammül edip, Habeşistan’a hicret etmeye izin verilince, hanımı Rukayye ile Habeşistan’a hicret etti. Böylece Habeşistan’a ilk hicret eden Müslümanlardan biri de Hazret-i Osman’dır. Ayrıca Hud aleyhisselâmdan sonra ailesi ile birlikte ilk hicret edenlerden oldu. Bir müddet sonra Mekke’ye dönüp, Zevcesi Rukayye ile ikinci olarak tekrar Habeşistan’a hicret etti. Bu ikinci hicretten sonra Mekke’ye dönüp, son olarak Medîne’ye hicret etti. Böylece dîni uğruna üç kere hicret etti.

Medîne’ye hicret ettiği ilk günlerde şehirde su sıkıntısı çekiliyordu. Rûme kuyusundan başka içecek su yoktu. Bu kuyu ise bir Yahudiye âit olup suyunu satardı. Resûlullah: “Rûme kuyusunu, kim satın alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetteki kovası bundan hayırlı olur.” buyurdular. Hazret-i Osman kuyuya varıp, Yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun hepsini satmadı. Hazret-i Osman da, nöbetleşe bir gün kendisinin, bir gün Yahudinin olmak üzere yarısını satın aldı. Yahudi, işin neticesinin nereye varacağını anlayamadı. Teklîf çok hoşuna gitti. On iki bin dirheme kuyunun yarı hissesini verdi. Hazret-i Osman kendi nöbet gününde kuyuyu müslümanlara serbest bırakırdı. Yahudi, nöbetinde suyu para ile satardı. Müslümanlar Hazret-i Osman’ın nöbetinde iki günlük sularını alır, Yahudinin nöbetinde kuyunun yanına uğramazdı. Yahudinin işi böylece bozuldu. Sonra: “Yâ Osman, işimi bozdun” deyip kuyunun diğer yarısını da aynı fiyatla Hazret-i Osman’a satmak istedi. Fakat Hazret-i Osman kabûl etmedi. Bir müddet sonra tekrar gelip, daha aşağı bir fiyat teklîf etti. Hazret-i Osman yine kabûl etmedi. Yahûdinin ısrârına dayanamıyarak, sekizbin dirheme diğer yarısını da satın aldı. Böylece kuyunun tamamı Müslümanların ihtiyaçları için sebil edildi. Peygamber efendimiz, bu habere çok sevinip Hazret-i Osman’a hayır dua ettiler.

Bedir gazâsının yapıldığı sırada, Peygamberimizin kızı olan, hanımı Hazret-i Rukayye’nin ağır hasta olması sebebiyle, Medîne’de vazifeli olarak bırakıldı. Zafer haberi geldiği gün hazret-i Rukayye vefât etti. Bedrin fazîletine de dâhil edildi.

Hazret-i Osman bütün savaşlarda bulundu. Hudeybiye andlaşmasında Mekke’ye elçi olarak gönderildi. Tebük seferinde onbin kişilik İslâm ordusunun, bütün ihtiyâçlarını karşılayıp donattı. Ayrıca bin altın da para yardımında bulundu. Bütün malını İslâmiyetin yayılması, insanların kurtulması, se’âdete kavuşması için Allah yolunda harcadı. “Osmâna bugünden sonra yapacakları hiç zarar vermez” hadîs-i şerîfi ile şereflendi.

Hazret-i Osman’ın Hazret-i Rukayye’den, Abdullah adında bir oğlu olup, hicretin dördüncü yılında altı yaşında vefât etti. Peygamberimiz (aleyhisselâm), kızı Rukayye’nin vefâtından sonra diğer kızı Ümmü Gülsüm’ü Hazret-i Osman ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm de vefât edince Peygamberimiz (aleyhisselâm): “Ya Osman bir kızım daha olsaydı, onu da sana verirdim” buyurdu.

Resûlullah kızı Rukayye’yi Osman’a verdikten bir zaman sonra kızına “Osman bin Affânı nasıl buldun” dedi. Hayırlı, iyi gördüm, dedi. “Ey canım kızım, Osman’a çok saygı göster. Çünkü, Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen o’dur.” buyurdu.

İslâmiyet yayılmaya başlayınca, her taraftan müslümanlar çoğalıp Medîne’ye geliyordu. Peygamberimizin (aleyhisselâm) mescidi dar gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Resûlullah, “Bizim mescidimizi bir zra’ olsun genişleten Cennete gider” buyurdu. Hazret-i Osman, “Yâ Resûlallah, malım mülküm sana feda olsun. Mescidi genişletme işini üzerime alıyorum” dedi. Mescidi kırk zra’ (20 metre) genişletti ve bütün masraflarını karşıladı. Bunun üzerine “Allahın mescidlerini ancak, Allaha, âhiret gününe inanan, namaz kılan, zekât veren ve yalnız Allahdan korkan kimseler tamir eder. İşte hidâyet üzere bulunanlardan oldukları umulanlar bunlardır.” meâlindeki Tevbe sûresi onsekizinci âyeti nâzil oldu.

Ekseriyetle Peygamberimizin (aleyhisselâm) yanından ayrılmazdı. Veda Haccı’nda da Resûlullah (aleyhisselâm) ile beraber bulundu. Peygamberimizin vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir’in kendisinden sonra Hazret-i Ömer’in hâlife olmasını bildirdiği ahidnâme, Hazret-i Osman tarafından yazılıp hazırlandı. Hazret-i Ömer’in halifeliği sırasında seçtiği altı kişilik husûsi şûra azalarından biri de Hazret-i Osman idi. Bu şûra Hazret-i Ömer’in şehîd edilmesinden sonra Hazret-i Osman’ı halife seçti. Eshâb-ı kiram ona bîat ettiler. Böylece hicretin 24. yılında (m. 644) senesinde Muharrem ayının birinci günü hilafet makamına geldi.

12 sene hilâfet makamında kalan Hazret-i Osman, cesur idi. Hiçbir felâket karşısında sarsılmamıştır. Bunun için halifeliği de başarılı geçmiştir. Bilhassa halifeliğinin ilk yılları, İslâm târihinde altın bir devir teşkil eden Ebû Bekir ve Ömer (radıyallahü anh) devirlerinin bir devamıydı. Devrinde bir çok fetihler yapılmıştır. Horasan, Hindistan, Maverâünnehir, Kafkasya, ve kuzey Afrika’nın bir çok yerleri, Onun devrinde İslâm topraklarına katılmıştır. Acem devletini târîhden sildi. Kıbrıs adasının ilk fâtihidir. Şam’da vâlilik yapan Hazret-i Muâviye komutasındaki ordu Kıbrıs adasını alarak Akdeniz’de önemli bir mevki elde etti.

Hazret-i Osman herkese lâyık olduğu vazîfeyi verirdi. Amcası oğlu Mervân bin Hakem’i vezîr yapdı. Onun tayin ettiği vâlileri, emirleri, onu sevmekte ve emirlerini yapmakta, askerlikte ve memleketleri feth etmekte, çalışkanlıkta en seçme kimselerdi. Onun zamanında İslâm memleketleri batıda İspanya’ya kadar, doğuda Kabil ve Belh’e kadar genişletildi, İslâm orduları denizde ve karada büyük zaferlere ulaştı.

Hazret-i Osman, Hicaz’daki ve Irak’daki bakımsız yerleri, güvendiği kimselere ve yakınlarına verir, ziraat aletleri de temin ederek çalıştırır, millete çok toprak kazandırarak ziraatı geliştirip, bağlar, meyve bahçeleri yetiştirdi. Kuyular kazdırıp, kanallar açtırdı. Arabistan’ın kuru toprakları onun zamanında en bereketli yerler gibi olmuştu. Emniyet ve huzûr da böylece kendiliğinden meydana gelmişti. Hanlar, misâfirhâneler yapılmıştı. Ticâret ve nakliyatta kolaylık da, bunlara bağlı olarak gelişmişti. Mal, servet artıp iş hayatı canlandı. Onun zamanında Medîne’de tarla sürmeyen, bağ yetiştirmeyen kimse kalmadı. Bu bereketi ve huzûru gören Eshâb-ı kiram, Hazret-i Osman’ı çok takdîr ettiler.

Hazret-i Osman’ın hizmetlerinden biri de Hazret-i Ebû Bekir’in bir araya toplattığı Kur’ân-ı kerîm nüshasından, altı nüsha daha yazdırıp, büyük İslâm merkezi olan altı vilâyete göndermesidir. Bu bakımdan Ona Nâşir-ül-Kur’ân (Kur’ânın yayıcısı) denilmiştir. Böylece Kur’ân-ı kerîmi toplamak ve yer yüzüne yaymak şerefi ona nasîb oldu. Kırâet âlimlerinden yedisi meşhûrdur. Bunların hepsinin ilmi, hazret-i Osmân’ın yazdırdığı Kur’ân-ı kerîmden alınmışdır.

Ömer’in (radıyallahü anh) hilâfeti zamanı olan on sene ile Osman’ın (radıyallahü anh) oniki senesinden ilk altısı, refah ve rahatlıkla geçerek, İslâm memleketlerinin hepsinde dînî hükümler uygulandı ve İslâm dünyâsı çok genişledi. Hatta, bütün Arabistan ve Afrika’nın büyük bir kısmı, İslâm memleketinin bir parçası olmuş, Trablusgarb, Fizan, Bingazi, Tunus, Cezayir, Fas, Merakeş, Dimyat, Zeyyad, Aden, San’â, Asir, Bahreyn, Hadremut, Katif, Necd, bütün Irak. “Hindistan ve Sind, Çin, Semerkand, Hayve, Buhârâ ve Türkistan, İran, Kafkasya İslâmın idâresi altına girerek, İslâm sancağı, İstanbul surlarının önüne kadar götürülmüştü. Feth edilen memleketlerin ahalisi de seve seve müslüman olmakla şereflendiklerinden İslâm nüfusu pek artmış, milyonları aştı.

Bu kadar genişlik ve çokluk sebebiyle fikirlerde ayrılık çoğalmış, düşünüş tarzları, idrâk şekilleri arasında ayrılık baş gösterdi. Münâfıklar, Müslümanların arasına fitne tohumları ekmeye başladılar. Bu münâfıkların körüklemesi ile halifeye karşı çıkan isyan yüzünden, Osman (radıyallahü anh)’ın hilâfetinin son altı senesi karışık ve gürültülü geçti. Yahudiler ve diğer İslâm düşmanları, Müslümanları birbirine düşürmek için el birliği ederek gece gündüz çalışıyordu. Çeşitli ihtilaflar çıkararak, fitne ve fesadı yaymak teşebbüsüne geçtiler. Fitnenin ve fesadın en büyük kaynağı Mısır’da idi.

Buradaki fitne hareketinin elebaşılığını; Yemenli bir Yahudi olan Abdullah İbni Sebe adındaki bir münâfık yapıyordu. Her tarafa yerleştirdiği adamları ile temas halinde olup, fitnenin yayılması için her yola başvuruyordu. İslâmiyeti içerden yıkmak için faaliyete geçen Abdullah İbni Sebe, önce Basra ve Kûfe’de gizli teşkilât kurdu. Daha sonra Medîne’ye geldi. Halîfenin yanında müslimân görünerek, halifenin gözüne girmek istedi. Fakat, halîfe, buna hiç yüz vermedi. Bu, her yerde hazret-i Osmânı kötüledi. Burada bir takım fitne ve karıştırıcılık faaliyeti göstermek istedi. Halîfeye, bu yehûdî, her zemân seni kötülüyor dediler. Halîfe, bunu Medîne’den çıkardı. Hicâz’da, tutunamayıp, Mısır’a gidip, halîfeye karşı propagandaya başladı. Mısır’da yıkıcı faaliyetlerini devam ettirmek üzere, kendisi gibi fitneci câhil kimseleri etrâfına topladı ve faaliyete geçti. Burada fitnenin ilk tohumlarını atıp, sebeiyye fırkasını ortaya çıkardı. Kurduğu gizli teşkilâtla, cahil ve başı boş Mısır kıbtilerini aldatarak bir çapulcu alayı topladı. Ençok söylediği şey, “Her Peygamberin bir vezîri var idi. Bizim Peygamberimizin vezîri de Alî’dir. Hilâfet, onun hakkı idi. Osmân, onun hakkını elinden aldı.” Fellâhları kandırıp, “Osmân kâfirdir” dediler. Mısır vâlîsi Abdullah bin Sa’d tarafından, halîfeye şikâyet mektupları yazdılar. Halîfenin beğenmedikleri hareketlerini, kendisine bildirdiler. Halîfe her süâle, cevâb verip, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîfler ile, haklı olduğunu isbât etdi. Asker de, geri Mısır’a döndü. Bir sene sonra, Mısır’dan dört bin ve Irakdan da, dörtbin kişi geldi. Medîne ehâlisi silâhlanıp, niçin geldiniz? dediklerinde, hacca gidiyoruz dediler. Ehâli de, silâhını bırakdı.

Gelenlerin maksadları hazret-i Osmân’ı hal’ etmek idi. Bubun için halifeye, hilâfetden çekilmesini teklif ettiler. Osman radıyallahü anh, “Server-i âlemin aleyhisselâm bana giydirdiği elbiseyi, elimle çıkarmam” buyurdu. Sahâbe-i kiramın ve Tabi’în-i kiramın ictihâdları da böyle idi. Mısırlılar, hazret-i Alî’yi, Iraklılar hazret-i Talha’yı halîfe yapmak istiyordu. Mısırlılar, hazret-i Alî’ye gelip, “seni halîfe yapacağız” dediler. Hazret-i Alî bunlara darılıp, “Peygamberimiz aleyhisselâm sizin yerleşdiğiniz yere gelip konacak askerin mel’ûn olduğunu haber verdi” buyurdu. O gece halîfe, hazret-i Alî’nin radıyallahü anh yanına gelip, bu askerleri geri döndür dedi. Hazret-i Alî, peki deyip, sabahleyin askere nasîhat verdi. Asker geri dönmekde iken, hazret-i Alî halîfeye gelip, Mısır vâlîsini değişdir. Onların istediğini ta’yîn eyle dedi. Halîfe, Muhammed bin Ebî Bekr’i vâlî yapdı. Mısırlılar, vâlî ile Mısır’a gitdi.

Fakat yolda, bir haberci üzerinde halîfenin mektubunu buldular. Eski vâlîye emr idi ve gelenleri kabûl ediniz deniyordu. O zaman yazılar noktasız olduğundan, mektûbdaki fakbülûhu kelimesini, faktülûhu, katlediniz mânâsına okudular. Mısırlılar böyle okumağa, kızdılar. Dinleri, îmânları za’îf olan birçok kimse, Mısırdan Medîne’ye geldi. Bunlar Eshâbdan ve Tâbi’înden değildi. Eshâb-ı kirâma karşı kin besliyorlardı. Üç şeyden birini kabûl etmesi için hazret-i Osmân’ı sıkışdırdılar. Hilâfetden çekil veyâ âmirlerin, vâlîlerin ta’yîn ve azl edilmelerini bize bırak. Yâhud seni öldürürüz dediler. Hazret-i Osmân, Resûlullah’ın vasıyyetine uyarak, halîfelikden çekilmedi. Ta’yînleri onlara bırakmak da, hilâfet vazîfesini bırakmak olacağından, buna da râzı olmadı. Kendileri geri döndükleri gibi Iraklıları da döndürdüler. Halîfenin evini sardılar. Hazret-i Osman’ın evini kuşattılar.

Yirmi gün sonra, Cum’a gecesi, halifeye rü’yâda, Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” buyurdu ki, “Yâ Osmân! Bu gece bizim yanımızda iftâr edersin!”

Medîne’de bulunan Eshâb-ı kirâmın bir kısmı, işin ölüme varacağını zan etmedi. Mısırlıları geri gidecek sandılar. Bir kısmı da, azgınlara karşı koyacak güçde değildi. Osmân “radıyallahü anh” Âdem aleyhisselâmın iki oğlundan hayırlısının yolunu tutdu.

Muhasara, kırk gün devam etti. Asker, kapıyı yıkdı içeri girdi. Hazret-i Hasan ve Hüseyin ile Talha (radıyallahü anh) halifenin kapısında nöbet tutuyorlardı. Mervân beşyüz kişi ile bağçede idi. Döğüşdüler. Kan dere gibi akdı. Beşyüz kişi de ölünciye kadar savaşdı. Mervân, yaralanıp yıkıldı. Önce, Muhammed bin Ebî Bekr içeri girdi. Fakat, halîfenin sözüne dayanamayıp tekrâr çıkdı. Sonra Mısırlılardan Kinâne bin Beşir girip, halîfeyi Kur’ân-ı kerîm okurken şehîd etdi. Sarayı yağma etdiler. Yardıma gelen Kûfe ve Mısır askeri yetişemediler. Aşere-i mübeşşereden Alî, Talha, Sa’îd ve Sa’d radıyallahü anhüm evlerinden hiç çıkmadı. Bu habere Eshâb-ı kirâm çok üzüldü. 35 senesi, Zilhiccenin onsekizinci Cum’a günü ikindi vakti idi. Sekseniki yaşında idi. Üç gün sonra evden çıkarıp, üç akrabâsı, gece Bakî’de defn etdiler. Korkudan, kimse gelemedi.

Abdüllah bin Sebe’, böylece istediğine, uğraşdığına kavuşdu. İslâm topluluğuna, ilk fitne ateşini saldı. İlk kanlı yarayı açdı. Görüliyor ki, islâmda ilk fitneyi çıkaran bir yehûdî dönmesidir. Müslimânları parçalayan budur. Şimdi de, mezhebsizlerin onun yolunda oldukları açıkça görülmektedir.

Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Abdullah bin Selâm hazretleri buyuruyor ki: “Muhasarada bulunan Hazret-i Osman’ı ziyâret etmek üzere yanına gittim. Selâm verdim. Hazret-i Osman selâmımı aldı. Oturdum, az sonra Hazret-i Osman. “Kardeşim bu gece rüyamda şu pencereden Resûl-i Ekrem’i gördüm bana “Osman seni muhasara ettiler öyle mi?” diye sordu. Ben de “Evet yâ Resûlallah” dedim. Resûl-i Ekrem “Seni susuz bıraktılar, öylemi?” diye tekrar sordular. Ben de “Evet yâ Resûlallah” dedim. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem bana bir bardak su verdi ve ben de o suyu içtim. Hatta soğukluğunu göğüsümde duyarcasına kandım. Sonra Resûl-i Ekrem bana “İstersen seni onlara galip getirelim, istersen iftarı bizim yanımızda yap” buyurdu. Ben de Resûl-i Ekrem’in yanında iftarı tercih ettim” dedi.

Hazenü’l-Kuşeyrî diyor ki: Abdullah bin Selâm, Hazret-i Osman’ın evinden ayrıldıktan sonra Osman (radıyallahü anh) evini saran adamların karşısına çıktı ve onlara “Sizi benim üzerime teşvik ve tahrik eden o iki kişiyi getirin göreyim” dedi. Kızıl deve veya eşek gibi iki adam Osman’ın (radıyallahü anh) karşısına çıktı. Hazret-i Osman: “Size Allah ve Resûlüne yemîn verdirerek soruyorum. Resûl-i Ekrem Medîne’ye geldiği vakit, Rûme kuyusundan başka içilecek tatlı su bulunmadığı için “Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovasını müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetteki kovası bundan hayırlı olur.” buyurduğu vakit, bol para verip onu satın alan ve millete vakf eden ben değil miyim? Şimdi siz ondan, hatta bir bardak acı sudan olsun beni men’ ediyorsunuz” dedi. Onlar “Evet doğrudur” dediler. Sonra yine Hazret-i Osman: “Allah ve İslâmiyet hakkı için size soruyorum: Darda olan İslâm ordusunu tamamiyle kendi servetimden techîz etmedim mi?” diye sordu. Onlar: “Evet doğrudur.” dediler. Hazret-i Osman: “Allah ve İslâmiyet adına size yemîn verdiriyorum; mescid müslümanlara dar geldiği vakit, Resûl-i Ekrem: “Cennette daha hayırlısını almak üzere falancanın arsasını kim alıp mescide ilâve eder?” buyurduğu vakit onu satın alıp mescide katan ben değil miyim? Böyle iken, şimdi siz benim mescidde namaz kılmama mâni oluyorsunuz” dedi. Onlar: “Evet, doğrudur” dediler. Hazret-i Osman: “Allah ve İslâmiyet adına yemîn verdirerek soruyorum: Resûl-i Ekrem, Ebû Bekir, Ömer ve benimle Şebir dağında otururken, dağ sallanıp taşı yuvarlandığı ve Resûl-i Ekrem taşı ayağıyla itip: “Ey Şebirdağı dur. Zira senin üzerinde bir peygamber, bir sıddîk ve iki şehîdden başka kimse yoktur.”buyurmadı mı? dedi. Onlar: “Vallahi doğru söylüyorsun” dediler. Bunun üzerine Hazret-i Osman “Allahü Ekber” diye tekbir aldıktan sonra: “Kâ’be’nin Rabbi hakkı için şahid olun ki, ben şehîdim” dedi. Daha sonra âsiler, komşu duvarından atlayarak içeriye girdiler. Osman (radıyallahü anh) oruçlu olup, Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Âsiler Hazret-i Osman’ın üzerine saldırıp şehîd ettiler. Bu arada, hanımı Naile (radıyallahü anha)’nın da parmakları kesildi. Abdullah bin Selâm, Hazret-i Osman’ın şehîd edildiği esnada yanında bulunanlara “Hazret-i Osman son olarak o esnada ne dedi?” diye sordu. Dediler ki: Hazret-i Osman “Yâ Rabbi Ümmet-i Muhammed arasındaki tefrikayı kaldır ve kendilerini birleştir” diye üç kere duâ etti.

Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden Abdullah bin Selâm hazretleri anlatır:

“Muhâsara esnâsında, Hazret-i Osman’ın yanına gittim. Bana şunu anlattı:

Bu gece rü’yâmda, şu pencereden Resûl-i ekrem efendimizi gördüm. Aramızda şu konuşma geçti:

- Osman seni muhâsara ettiler öyle mi?

- Evet yâ Resûlallah!

- Seni susuz bıraktılar öyle mi?

- Evet yâ Resûlallah!

Bunun üzerine Resûlullah efendimiz bana bir bardak su verdi. Ve ben bu suyu içtim. Göğsümde soğukluğunu hâlâ duyuyorum. Bana buyurdu ki:

- İstersen seni onlara galip getirelim veya istersen iftârı bizim yanımızda yap!

- Yâ Resûlallah, ben sizin yanınızda iftâr etmeyi tercîh ederim.”

Abdullah bin Selâm hazretleri, Hazret-i Osman’ın yanından çıktıktan sonra isyâncılara dedi ki:

- Tarihte öldürülen her peygamber için yetmiş bin asker öldürülmüştür. Öldürülen her halîfe için de onbeş bin kişi öldürülmüştür. Gelin bu işten vazgeçin! Yoksa âhirette bunun cezâsını çok şiddetli olarak çekeceksiniz! Ayrıca Hazret-i Osman’ın üzerinizde çok hakkı vardır.

Fakat âsîler sözünü dinlemediler, ayrıca kendisine hakâret ettiler.

Abdullah bin Selâm diyor ki: “Hazret-i Osman o şekilde duâ etmeseydi, kıyâmete kadar müslümanlar bir araya gelemezdi.” Asiler, Osman’ın (radıyallahü anh) evini soydular. Devlet hazînesi olan beyt-ül-mâlı da yağma ettiler. Medîne-i Münevvereyi kana buladılar. Halifenin cenâzesi üç gün defn edilmedi. Nihâyet Zübeyr bin Avvâm (radıyallahü anh) ve onyedi kişi cenâze namazını kıldıktan sonra, Bâki mezarlığına defn ettiler. Hazret-i Osman şehîd olduğu zaman 82 yaşında bulunuyorlardı.

Hazret-i Osman’ın şehîd edilme haberi, İslâm ülkesinde geniş üzüntüler uyandırdı. Her tarafta büyük bir huzûrsuzluk ve hüzün başladı. İslâm düşmanları fitneyi çıkarmışlar, kinlerini kusmuşlardı. Hazret-i Osman’ın şehîd edildiği zamana kadar tam bir birlik içinde olan müslümanlar arasında bazı kimseler ayrılarak harici ve sebeiyye gibi fırkalara bölündüler. Peygamberimizin (aleyhisselâm) bildirdiği ve Eshâb-ı kiramın tabi olduğu doğru yoldan ayrılmayan müslümanlar ise, fitneyi yok etmek için büyük gayretler gösterdiler. Doğru yoldan asla sapmadılar.

Hazret-i Osman dâima adâletli davrandı. Müslümanların rahatı için büyük titizlik gösterdi. Fitne hareketine bir takım ithamlarla başlayan âsilerin her türlü bozuk iddialarına, ikna edici cevaplar verip, delîllerini gösterdi. Fakat âsilerin maksadı karışıklık çıkarmak ve fitne yaymak olduğundan Hicret’in 35’nci yılında Hazret-i Osman’ı şehîd ettiler. Osman (radıyallahü anh) şehîd olunca, bütün müslümanlar Hazret-i Ali’yi halife seçtiler.

Hadîs-i şerîflerle medh-ü senâ edilmişdir. Bir hadîs-i şerifde Hazret-i Osman hakkında buyuruldu ki:

“Her peygamberin Cennetde bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman’dır.”

“Hayâsı en çok olan, Osmân’dır.”

Bî’at-ı rıdvân yapılırken, Osmân “radıyallahü anh” yokdu. Vazîfe ile Mekke’ye gönderilmişdi. Resûl “aleyhisselâm” iki mubârek elini birbiri ile tutup, “Osmân, Allahın ve Resûlünün işini görmekdedir. Onun yerine ben bî’at ediyorum” buyurdu. Kendi mubârek elini, Osmânın eli yapdı.

“Yemîn ederim ki, Osmân, ümmetimden yetmişbin kişiye şefâ’at ederek, Cehenneme girmekden kurtaracaktır.”

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, “Mescidimizi genişletene, Cennetde dahâ iyisi vardır” buyurunca, etrâfındaki altı arsayı satın alıp mescide ekledi.

Bir hadîs-i şerîfde, halîfe olacağı bildirilerek, “Allahü teâlâ sana bir gömlek giydirir. Onu çıkartmak isterlerse, çıkarma!” buyuruldu.

Resûlullah, hazret-i Osmân’ın boynuna sarılarak, “Sen benim dünyâda ve âhıretde sevgilimsin!” buyurdu. Talha’ya karşı da, “Ey Talha! Her peygambere ümmetinden biri arkadaş olacakdır. Benim Cennetde arkadaşım Osmân’dır” buyurdu.

Hazret-i Âişe buyuruyor ki: Resûlullah (aleyhisselâm) evinde mübârek baldırları, yani topuğu ile dizi arası açık yatıyordu. Hazret-i Ebû Bekir kapıya gelip izin istedi. Habîb-i ekrem izin verdiler. Hallerini değiştirmediler. Sonra Hazret-i Ömer gelip izin istedi. Ona da izin verdiler ve mübârek baldırları açık olarak yattıkları vaziyette sohbet ediyorlardı. Hazret-i Osman gelip izin isteyince, Resûl-i Ekrem oturdu ve örtündü. Hepsi gittikten sonra Server-i âleme sordum: Babam Ebû Bekir (radıyallahü anh) İçeri girdi, hiç hareket etmediniz. Hazret-i Ömer içeri girince yine aynı vaziyette durdunuz. Hazret-i Osman içeri girince doğrulup oturdunuz ve elbisenizi düzelttiniz. Bunun hikmeti nedir? Cevabında: “Meleklerin haya ettiği bir kimseden ben haya etmez miyim?” buyurdular. Bir rivâyette ise Resûlullah (aleyhisselâm) “Osman çok haya sahibi bir kimsedir. Eğer o halde izin verseydim içeri girip söyleyeceğini anlatmazdı.” buyurmuştur.

Birgün Resûlullah efendimiz, yakında meydana gelecek fitneleri zikir ediyordu. O sırada kendini örtmüş bir kişi geçiyordu. Server-i âlem: “O fitne günü bu şahıs hidâyet üzere olacaktır.” buyurdular: Kalkıp o şahsa baktım. Osman bin Affân (radıyallahü anh) idi. Rivâyet eden diyor ki: “O şahsı Resûl-i Ekrem’e göstererek “Yâ Resûlallah! Bu mudur?” dedim.“Evet” buyurdular. Yine aynı husûsta hasen hadîs olarak Âişe-i Sıddîka’dan (radıyallahü anhâ) rivâyet edilen hadîs-i şerîfte “Yâ Osman! Allah sana (hilâfet denen) bir gömlek giydirecek. Eğer münâfıklar onu soymak isterlerse, bana kavuşasıya kadar sakın onu çıkarma” buyurulmuştur. Bu hadîs-i şerîf sebebiyle Hazret-i Osman muhasara edildiği zaman kendisi halifelikten çekilmemiştir.

Yine hasen hadîs olarak İbni Ömer (radıyallahü anh) rivâyeti ile Resûl-i Ekrem: Hazret-i Osman zamanında çıkacak fitneyi zikr ettikten sonra Hazret-i Osman’ı işâret ederek “O fitnede bu, mazlûm olarak katl edilir.” buyurmuştur.

Resûlullah efendimiz, hadîs-i şerîfde: “Bütün peygamberler, hayatlarında bir kimse ile iftihar etmiştir. Ben de Osman bin Affân ile iftihar ederim.” Yine buyurdu: “Bütün melekler benim ile iftihar ederler. Ben de Osman bin Affân ile öğünürüm.” Resûlullah, Hazret-i Osman’a buğz eden bir kimsenin cenâze namazını kılmamıştır.

Eshâb-ı kiramdan Cabir (radıyallahü anh) anlatır. Biz Muhacirlerden bir cemaat Resûlullahın huzûrunda idik. Aramızda Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Talha, Zübeyr, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkas (radıyallahü anh) da vardı. Habîb-i Ekrem: “Herkes dostunun yanına varsın.” buyurdu. Herkes sevdiğinin yanına gitti. Resûl-i Ekrem de Hazret-i Osman’ı yanına aldı. “Sen dünyâda ve âhırette benim sevdiğimsin” buyurdu. Resûlullah (aleyhisselâm) bir hadîs-i şerîfte: “Ben Allahü teâlânın huzûrunda, Hazret-i Osman’ın düşmanlarının hasmıyım, onlara karşıyım.” buyurdu. Yine buyurdu ki: “Biz Osman bin Affânı, Allahü teâlânın halîli ve kerîm olan babamız İbrâhîm aleyhisselâma benzetiyoruz.” Abdullah bin Ömer’in bildirdiği hadîs-i şerîfte “Osman ümmetimin en hayırlısı ve en çok ikram edenidir.” buyuruldu.

İbni Mes’ûd) rivâyet ediyor. Bir gazâda Resûlullah ile beraberdim. Yiyecek bitti. Askeri üzüntü, sıkıntı kapladı. Resûl-i Ekrem bu hâle vakıf oldu. “Allahü teâlâ size, güneş batmadan rızk gönderecektir.” buyurdu. Hazret-i Osman bu sözünü işitince: “Resûl-i Ekrem’in her sözünün muhakkak; doğru olması lazımdır.” diye düşünüp yiyecek bulmağa çalıştı. Bir yerde ondört deve yükü yiyecek buldu. Fazla fiat ile alıp dokuz yükünü güneş batmadan Habîb-i Ekrem’in huzûruna getirdi: “Yâ Osman! Bunlar nedir?” diye sordular. “Osman’dan Allah’ın Resûlüne hediyyedir” dedi.

Seyyid-i Kâinatın buyurdukları, gecikmeden yerine gelince mü’minler sevindiler, münâfıklar mahzûn oldular. Server-i âlem hazretleri mübârek ellerini açıp: “Yâ Rabbi! Osman’a çok ecir ver” diyerek hayır duâ buyurdular.

Abdullah bin Abbas, Resûlullahın: “Ya Rabbi! Osman’ı kıyâmet gününün sıkıntılarından kurtar, ona rahatlık ver. O bizim birçok sıkıntımızı gidermiştir.” buyurduğunu bildirmiştir. Bir hadîs-i şerîfde de, “Osman’ın şefaati sayesinde, Cehenemi hak etmiş yetmişbin kişi, hesabsız Cennete girecektir.” Hazret-i Osman’ın menkıbelerinden bazıları şöyledir:

Birgün Osman bin Affân, Resûlullah’ı evine davet etti. Resûlullah: “Yalnız beni mi davet ediyorsun? buyurdular. Hazret-i Osman: “Eshâb-ı kiram da gelsinler Yâ Resûlallah” dedi. Bilâl-i Habeşî’yi bütün Eshâb-ı kirama, Hazret-i Osman’ın davetine gelmeleri için haber vermekle vazîfelendirdi. Kendileri Hazret-i Ali ile Hazret-i Osman’ın evine doğru yola çıktılar. Hazret-i Osman, Peygamberimizin mübârek adımlarını sayıyordu. Peygamberimiz farkına varıp, sebebini sordu. “Yâ Resûlallah! Her adımınıza bir köle âzâd olsun” dedi. Davetten sonra bütün kölelerini âzâd etti.

Halifeliği sırasında adâlet ile davranmaya çok dikkat ederdi. Birgün bir gencin kulağını çekti. Gencin kulağı acıyıp şöyle dedi: “Efendim, herkesin birbirinden hakkını alacağı kıyâmet gününü düşününüz.” Bu söz Hazret-i Osman’a çok tesif etti. “Ey genç sen de, benim kulağımı çek ödeşelim.” buyurdu. Genç, Hazret-i Osman’ın kulağını çekti. Hazret-i Osman: “Biraz daha çek” deyince genç: “Siz kıyâmet gününü düşünerek korktunuz. Ben de o günkü hesaptan korkuyorum.” dedi.

Osman (radıyallahü anh) cömert, haya sahibi idi. Gecenin bir kısmında uyur, sonra ibadete kalkardı. Gündüzleri de oruçla geçirirdi. Hak teâlâ Zümer sûresinin dokuzuncu âyet-i kerîmesini Hazret-i Osman veya Ebû Bekir veya Ömer veya devamlı ita’ateden her mü’min için indirmiştir. Bu âyet-i kerîmede:

“Yoksa, o, ahiret (azâbın)’dan korkarak, Rabbinin rahmetini umarak gecenin saatlerinde secdeye kapanır, kıyamda durur bir halde tâat ve ibadet eden kimse (gibi) midir? De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahibleridir ki (bunlar) hakkıyla düşünür.” buyurulmuştur. Müfessirlerin çoğu bu âyet-i kerîmenin Hazret-i Osman hakkında indirildiğini bildirmişlerdir.

Muhtaç olanlara bol bol yemek yedirir, kendisi de evde sirke ile zeytinyağı yerdi. Halîfe iken, deveye binince kölesini de arkaya alır, böyle yaptığı için çekinmez sıkılmazdı. Kabristana uğradığı zaman oturur, ağlardı. Öyle ki sakalı ıslanırdı.

Hazret-i Osman bir defasında Resûlullahın evinde hiç yiyecek kalmadığını işitmişti. Hemen bir semiz koyun, bir miktar bal ve bir çuval un alıp, Hazret-i Âişe’nin evine götürdü. Hazret-i Âişe’ye şöyle dedi: “Ey mü’minlerin annesi, Resûl-i Ekrem’in bunu, diğer hanımları arasında paylaştıracağını zannediyorum. Hiç paylaştırmasın çünkü ben onlara da bunların aynısını gönderdim.” dedi. Peygamberimiz (aleyhisselâm) eve gelip durumu öğrenince “Yâ Rabbi! Osman’ın geçmiş gelecek, gizli, aşikâr bütün günahlarını affet” diyerek duâ etti.

Allahü teâlâ, Peygamberlere (aleyhimüsselâm) verdiği faziletler ve güzel menâkıbdan bazılarını Hazret-i Osman’a da vermiştir.

Birincisi: Şehîd olmaktır. Allahü teâlâ, peygamberlerinden Zekeriyya ve Yahyâ’ya (aleyhimüsselâm ) vermiştir.

İkincisi: Zühd ve Hicrettir. Hak teâlâ, peygamberi Îsâ bin Meryem’e (aleyhisselâm ) vermiştir.

Üçüncüsü: Cömertliktir. Hak teâlâ bu fazîleti peygamberi İbrâhîm’e (aleyhisselâm ) vermiştir.

Dördüncüsü: İhtiyârlıktır. Hak teâlâ ihtiyârlığı peygamberi Nûh (aleyhisselâm )’a vermiştir.

Beşincisi: Haslet, haya etmek üstünlüğüdür.

Hak teâlâ hayayı Hazret-i Âdem ve Muhammed (aleyhimüsselâm )’a vermiştir. Hak teâlâ bu beş üstünlüğü Hazret-i Osman’da toplamıştır.

Hazret-i Ali, Hazret-i Fâtıma ile evleneceği zaman düğün masrafı yapmak üzere zırhını satılması için pazara göndermişti. Hazret-i Osman pazardan geçerken Hazret-i Ali’nin zırhını tanıdı. Dellalı çağırıp bu zırhın sahibi buna ne kadar para istiyor? diye sordu. Dellal dörtyüzdirhem istiyor dedi. Gel parasını verip alayım dedi. Evine gittiler, zırhı alıp parasını verdi. Sonra bu zırhın yanına dörtyüz dirhem para koyup Hazret-i Ali’ye gönderdi ve şöyle haber yolladı. “Bu zırh senden başkasına lâyık değildir. Bu dörtyüz dirhemi de düğününe harca, bizi ma’zur gör...”

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) bir gün Hazret-i Osman’ın huzûruna gidiyordu. Yolda bir kadına gözü ilişti ve baktı. Huzûra varınca Hazret-i Osman: “Sana ne oldu? Gözlerinizde zinâ eseri görüyorum.” buyurdu. Ebû Hüreyre (radıyallahü anh): Yâ Emîr-el-Mü’minîn, “Resûlullah’dan sonra vahy iner mi?” diye sordu, cevabında: Hayır, vahy inmez, fakat mü’minin firaseti doğrudur. Nitekim Resûl-i Ekrem: “Mü’minin firasetinden kaçınınız. Çünkü, mü’min Allah’ın nûru ile bakar” buyurmuştur, dedi.

Bir defasında Medîne’de kıtlık vardı. O sırada Hazret-i Osman’ın Şam’dan yüz deve yükü buğday kervanı gelmişti. Eshâb-ı kiram satın almak için yanına gittiler. Hazret-i Osman sizden daha iyi alıcım var ve sizden daha fazla veren var, ona vereceğim dedi. Eshâb-ı kiram durumu Hazret-i Ebû Bekir’e bildirip bundan üzüldüklerini söylediler. Kıtlık zamanında böyle yapması uygun olur mu? dediler. Hazret-i Ebû Bekir; Osman (radıyallahü anh) Resûlullahın (aleyhisselâm) dâmâdı olmakla şeref kazanmıştır ve Cennette onun arkadaşıdır. Siz onun sözünü yanlış anladınız beraber gidelim” buyurdu. Hazret-i Ebû Bekir yanına gidip, Yâ Osman, Eshâb-ı kiram senin bir sözüne üzülmüşler deyip durumu anlattı. Hazret-i Osman, “Evet ey Resûlullahın halifesi, onlardan iyi alıcı olan, bire yediyüz veriyor. Onlar bire yedi veriyor. Biz bu buğdayı bire yediyüz verip alana verdik” dedi. Bundan sonra yüz deve yükü buğdayı Medîne’de bulunan fakirlere, Eshâb-ı kirama bedava dağıttı. Yüz deveyi de kesip fakirlere yedirdi. Hazret-i Ebû Bekir bu işe çok sevinip, Hazret-i Osman’ın alnından öptü.

Hazret-i Osman, Peygamberimizden (aleyhisselâm) 146 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Rivâyet ettiği hadîs-i şerîflerden bazıları şunlardır:

“Kıyâmet günü üç sınıf insan şefaat eder: Bunlar, peygamberler, âlimler ve şehîdlerdir.”

“En hayırlınız Kur’ân-ı kerîmi öğrenen ve öğretendir.”

“Bir kul her gün sabah ve akşam şu duâyı üç defa okursa, o kimse zararlardan korunur. (Bismillâhillezî lâ yedurru maasmihi şey’ün fil ardı ve lâ fissemâi ve hüvessemiulalîm).”

“Yatsı namazını (cemaatla) kılan, gece yarısına kadar ibadet etmiş, sabah namazını cemaat ile kılan ise gecenin tamamını ibadet ile geçirmiş sayılır.

“O halde evladınıza ikram edin. Çünkü anne ve babanızın sizde hakkı olduğu gibi, evladınızın da sizin üzerinizde hakkı vardır.”

“Adem oğlunun ancak üç şeyde hakkı vardır: Belini doğrultacak kadar yemekte, avret yerini örtecek kadar elbisede ve kendini saklayacak evde, fazlasının ise hesabı vardır.”

Buyurdu ki: “Dünya için üzülmek kalbe zulmet, âhıret için üzülmek ise kalbe nûrdur.”

“Ârifin alâmetlerindendir. Kalbi havf ve recâ, dili hamd ve sena, gözü yaşlı ve hayâlı, isteği günahları ve dünyâyı terk ve rıza üzerine olmaktır. İnsanların en iyisi Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden râzı eden, içine girmeden önce kendi kabrini en güzel yapandır.” “Ezan okunurken sükût edip dinleyene iki, yalnız sükût edene ise bir ecir vardır. Buna karşılık duyduğu halde konuşana iki, uzakta olduğu için duymayıp konuşana da bir günah vardır.”

“İnsanların en iyisi, dünyâ onu terk etmeden, dünyâyı terk edendir. Rabbine kavuşmadan önce, Rabbini kendinden râzı edendir.”

“İbadetin tadını dört şeyde buldum: Allahın farz kıldıklarını yapmada, yasaklarından sakınmada, Allahdan sevâb bekleyerek emr-i ma’rûf yapmada ve Allahın gadabından kaçınarak nehy-i münker etmede.”

“Dört şey vardır ki, dışı fazîlet, içi farzdır: Sâlihlerle düşüp kalkmak fazîlet, onlara uymak farz; Kur’ân okumak fazîlet, onunla amel farz; kabir ziyâreti fazîlet, kabir için hazırlanmak farz, hasta ziyâreti fazîlet, vasıyyetini almak farzdır.”

“Ölümü bilip gülene, dünyânın fani olduğunu bilip ona rağbet edene, işlerin takdîrle olduğunu bilip, istediği olmayınca üzülene, hesaba inanıp mal toplayana, Cehenneme inanıp günah işleyene, Allahü teâlâya inanıp dünyâ ile rahatlayana, şeytanı düşman bilip, ona itaat edene çok şaşarım! Eğer gönüller manevî pisliklerden temiz olsaydı, Kur’ânın zevkine doyulmazdı.” “Beş vakit namazı vaktinde devam üzere kılana dokuz şey ikram edilir. Allah onu sever, bedeni sağlam olur, melekler onu korur, evine bereket iner, yüzünde sâlihler siması olur, Allahü teâlâ kalbini yumuşatır, sıratı parlak şimşek gibi geçer, Allahü teâlâ “Onlar için korku ve üzüntü yoktur” zümresine onu ilhak eyler, Allahü teâlâ onu Cehennemden korur.

On şey çok zayi olmuştur. Sual sorulmayan âlim, amel edilmeyen ilim, kabûl edilmeyen doğru görüş, kullanılmayan silâh, içinde namaz kılınmayan mescid, okunmayan mushaf, infâk edilmeyen mal, binilmeyen vasıta, dünyâyı isteyenin içindeki zühd ilmi, içinde âhiret yolculuğu için azık edinilmeyen uzun ömür.”

Emîrülmü’minîn Osmân’ın “radıyallahü anh” mübârek elleri ile yazdığı ve şehâdet kanı ile boyanmış olan Kur’ân-ı kerîm bir kısmı, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin “rahmetullahi aleyh” el yazısı olan (Fıkh-ı Ekber) kitâbı ile birlikde, Hülâgünün Bağdâd şehrini yakıp, sekizyüzbinden ziyâde müslimânı öldürdüğü 656 senesinde, başka kıymetli kitâblar ile birlikde Semerkand’a götürülmüş, burasının da, 1284 [m. 1868] senesinde, Rusların idâresine geçmesi ile, bu kitâblar Petersburg şehrine nakl ve oranın meşhûr kütübhânesine konup ehemmiyyet ile saklandışını (Kâmûs-ül a’lâm) sâhibi Şemseddîn Sâmî bey “rahmetullahi teâlâ aleyh” Semerkand kelimesini anlatırken bildirmekdedir. 1335 [m. 1917] de Ufa sehrine ve 1341 [m. 1923] de oradan Taşkend’de hâce Ubeydüllah-ı Ahrâr câmi’ine nakledildi.

------------------------------

1) Hilyet-ül-evliyâ, I, 55;

2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d, III, 53;

3) El-A’lâm, IV, 210;

4) Târîh-ul-hamîs, II, 254;

5) Müslim, fedâil-üs-sahâbe;

6) Kâmûs-ül-a’lâm, IV, 3124;

8) Medâric-ün-nübüvve, II, 451;

10) Savâik-ul-muhrika, 104;

11) Târîh-ül-hulefâ, 138;

12) Müsned-i Ahmed bin Hanbel, I, 57;

13) El-İsâbe, II, 462;

14) El-İstiâb, III, 69;

15) Buhârî fedâil-üs-sahâbe;

16) İzâlet-ül-hafâ, I, 245;

17) Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye, 44, 60, 388, 440, 665, 790, 1158;

18) Eshâb-ı Kirâm, 13, 18, 21, 28, 43, 44, 49, 120-124, 166, 174-177, 250, 365;

19) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, , ;

20) Yeni Rehber Ansiklopedisi, , ;

21) İslâm Tarihi Ansiklopedisi, VIII, 160-167;

22) İslâm Meşhurları Ansiklopedisi, , .

iletisimBaslik

iletisimAciklama

Copyright