Sakal-ı Şerif

Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin mübârek saçlarına ve sakal-ı şerîfinin her birine “Lihye-i şerîf” yani “Sakal-ı şerîf” denir.

Sevgili Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” mübârek saçlarını bâzan uzatır, bâzan da kısaltırdı. Emrinde husûsî berberleri vardı. Mübârek bıyığını kısaltırdı.

Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” Efendimiz tıraş olacağı zaman, Eshâb-ı kirâm “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” etrafında durur, kesilen mübârek saçlarını, sakallarını daha yere düşmeden kapışırlar, bir kılını taşımağı, tâc ve tahtdan kıymetli bilirlerdi.

Bir sakal-ı şerîfe sahip olan Eshâb-ı kiram, kendilerini çok bahtiyar hisseder, o sakal-ı şerife çok hürmet eder, gözü gibi korur, onunla bereketlenirlerdi. Zaman zaman hürmetle muhafazasından salevât-ı şerîfelerle çıkarır, öper koklar, Sevgili Peygamberimizi yâd ederlerdi.

Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” aşkıyla yanan pek çok âlim ve evliyâlar, o bir tek sakal-ı şerife sahip olmayı, yeryüzünün bütün altın ve gümüşlerine tercih ettiklerini söylerler, hâl ile de gösterirlerdi.

Peygamber “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimiz, kestirdiği sakal-ı şeriflerini, bereketlenmeleri için Eshâbına verdiği, Kütüb-i sitte’de yazılıdır.

Kadı İyad hazretleri Şifâ kitabında yazıyor ki, “Resûlullah efendimizin faziletlerinden biri de şudur ki; koca Roma ordularını yere seren, kal’aları, memleketleri feth eden, “Seyfullah” yani, “Allahın Kılıcı” ünvanıyla şereflenen, İslâm Ordusunun kumandanı Hâlid bin Velîd’in “radıyallahü anh”, savaşlarda muvaffak olmasının sebebi, başında taşıdığı bir (sakal-ı şerîf) sâyesinde idi. Hâlid bin Velîd hazretleri bizzat, (Gazâlarda galip gelmemizin sebebi, sarığımın arasında hürmetle taşıdığım sakal-ı şerîf sayesindedir) buyururdu.”  

Sakal-ı şerîfe sahip olan bahtiyar Eshâb-ı kirâm, kendilerinden sonra evladlarına yâdigâr bıraktıkları sakal-ı şerîflerin bazıları, câmilere vakf edilmiş, Ramezân-ı şerîfde, Mevlid Kandili ve Kadir Gecesi gibi mübârek gecelerde ziyârete açılmıştır. Sakal-ı şerif bohçaları büyük bir hürmet ve saygıyla ve heyecanla cemaatin okuduğu tekbirler ve salevât-ı şerîfelerle ziyaret edilir, öpülerek tâzim edilirdi. Sakal-ı şeriflerin Ramazan gecelerinde câmiler arasında dolaştırılması da âdet haline gelmişti.

Resûlullah Efendimizin sakal-ı şerîfinin bazı telleri, halifeler, müslüman hükümdarlar tarafından korunmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Bundan 500 sene önce, Yavuz Sultan Selim Hân, Mısır seferinin ardından, Resûl-i ekrem “sallallahü aleyhi ve sellem” efendimizin Hırka-ı seâdeti, sakal-ı şerîfleri, Uhud Gazâsı'nda kırılan mübârek dişinin saklandığı muhafaza, Kadem-i şerîfleri, yani ayak izleri, mektupları, oku ve kılıcı, su içtiği kabı, hazret-i Ebû Bekir ve hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali’nin kılıçları, gömlek, hırka, seccade ve sandık gibi asr-ı seâdetin hâtıralarını ve bereketini bugüne taşıyan yüzlerce emanet İstanbul'a getirilmiştir. Topkapı Sarayında Mukaddes Emanetler Dairesinde, Has Oda'da değerli sandıklar ve bohçalar içerisinde altın, gümüş, kristal muhafazalarda korunmaktadır. Burada, 500 sene önce başlayan 24 saat Kur'ân-ı kerîm okuma âdeti de hâlen devam etmektedir.

Nur-ül-İslam isimli kitapta buyuruluyor ki, “Peygamber efendimizin eşyaları ile bereketlenmek, bizzat Onun müsaadesiyle yapılan bir iştir. Resûlullah efendimizin vefâtından sonra da bu iş devam etmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, O’nun kendi eşyalarına, dokunduğu şeylere ve mübârek tenine dokunan şeylere birçok meziyetler, faziletler vermiştir ki, bunlarla bereketlenilir ve faydalanılırdı.

Sevgili Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem kabr-i se’âdetinde, mübârek cesedine temâs eden toprakların bile Arş’dan, Cennetlerden dahâ kıymetli olduğu Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılıdır. Ona yakın olan zemân, mekân, evlâdı, bütün eşyâ, Ona uzak olanlardan dahâ kıymetlidir, daha efdaldir.

Resûlullah Efendimizin mübârek eline aldığı herşey bereketlenir, feyz saçardı. Meselâ, Kâinâtın Sultânı Efendimiz bir gün çarşıdan bir entari satın almıştı. Giderken gördü ki, bir a’ma oturmuş, (Allah rızası için ve Cennet elbiselerine kavuşmak için, bana kim bir gömlek verir) diyordu. Almış olduğu entariyi buna verdi. A’ma, entariyi eline alınca, misk gibi güzel koku duydu. Bunun, Resûlullah efendimizin mübârek elinden geldiğini anladı. Çünkü, Resûlullah’ın bir kere giydiği her şey, eskiyip dağılsa bile, parçaları da misk gibi güzel kokardı. A’ma dua ederek, (Yâ Rabbî! Bu gömlek hürmetine, benim gözlerimi aç) dedi. İki gözü hemen açıldı. (Zad-ül Mukvin)

Maalesef böyle şeyleri kabul etmeyen, inanmayan bid’at ehli kimseler var. Acaba bunlar, Kur’ân-ı kerîmde Yusuf sûresinin 93-96. âyet-i kerîmelerinde meâlen buyurulan şu ifadelere ne diyecekler? [Yusuf aleyhisselam, kardeşlerine] şu gömleğimi götürün de, babamın yüzüne sürün, gözleri görecektir. Sonra bütün ailenizle toplanıp bana gelin, buyurdu. (Kardeşleri memleketlerine gitmek üzere Mısır’dan ayrıldıklarında), babaları (Yakub aleyhisselâm) yanındakilere, “Eğer bana bunamış demezseniz, inanın ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” buyurdu. Çevresindekiler, (Allah’a yemin ederiz ki, sen, hâlâ eski şaşkınlığındasın) dediler. Ne zaman ki müjdeci gelip, gömleği Yakub’un (aleyhisselâm) yüzüne sürünce, hemen gözleri açıldı. Bunun üzerine Yakub (aleyhisselâm), (Ben size, Allah katından sizin bilmediğinizi biliyorum dememiş miydim?) buyurdu.”

iletisimBaslik

iletisimAciklama

Copyright